YUNUS YILINDA YUNUSÇA BİR KİTAP: YAR YÜREĞİM YAR

2021 UNESCO Yunus Emre Yılı’nın sona ermesine bir kaç ay kaldı. Bize her yıl Yunus yılı olduğu için telaşımız yok. Kamu kurumları, belediyeler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ardı ardına Yunus Emre temalı etkinlikler düzenliyor.

Zülküf Oruç
ABAD Blog için yazdı
08 Ekim 2021

Kimi az ya da çok kalıcı kimi sabun köpüğü, günü kurtarıyor. Edebiyat ve kültür dergilerimizin Yunus Emre özel sayıları ise şüphesiz o büyük deryaya bir damla olup düşüyor. Edebice Dergisi’nin Yunus Emre temalı 27. sayısında Leyla İpekçi’nin Yar Yüreğim Yar: Yol Arkadaşıma Yunusça Mektuplar isimli kitabına dair okuma notlarından oluşan bir yazı da yer aldı.

 

Yunus Yılında Yunusça Bir Kitap: Yar Yüreğim Yar

 

Malumunuz bu yıl Yunus Emre yılı. Yunus bir bozkır adamı, çoluk çocuğunun nafakasının derdinde. Kendi halinde, gözü yaşlı, bağrı başlı. “Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez” demiş ama bugün hayalimizde beliren o geniş pak alınlı, insanın içine işleyen bakışları, göğe dönük kitap gibi okunaklı yüzü ile her şeyden çok bizim olan, bizden olan Yunus vefatından 700 yıl sonra dahi hatırlanacağını yaşarken düşünmüş müydü acaba? Bugün adı her yerde, cümle dillerde. “Her şey dile gelmiş bana cananım söyler.” UNESCO’larda, genelgelerde, kültür mahfillerinde, salonlarda, konferanslarda, galalarda, konserlerde, akademi kürsülerinde, kitap kapaklarında, afişlerde, billboardlarda… Her yer Yunus… Fazla mı. Hayır, az bile.

Herkesin bir Yunus’u var. Kiminin ki okumuş yazmış, hükemadan, ümeradan, medrese, mektep görmüş, kiminin ki edip şair basbayağı entelektüel, filozof bir Yunus, kiminin ki sanat erbabı, musikişinas. Monalisa gibi diyorlar, nerden baksan bir yüzünü gösterir, ya da ayna gibi her kim baksa kendi suretini, aradığını, değer verdiğini, arzu kıldığını görür Yunus’un yanık çehresinde.

 

Bunca yazılan çizilenin arasında bir 13. Yüzyıl ereni “Bizim Yunus” içinde yaşadığımız çağa, güncel tabirle biz “modernlere” nasıl görünür acaba? “Her dem yeni dirlikte sizden kim usanası”, “Bu aşk bize yeni geldi henüz dahi turfandadır” diyen Yunus’un sözlerinin eskimesi mümkün mü?

 

Ömrünü Yunusça’ya vermiş Mustafa Tatcı hocanın deyişiyle “Yunus okumaktan maksat Yunus olabilmekse” bunca kültürel üründen, üretimden, etkinlikten maksat da O’nun yedi asır önce söylediklerini güncelleyip bugüne taşıyabilmek olmalı. Yunus’un sözlerini bugünün insanının psikolojik, toplumsal meselelerine, savaş ve çatışmalara, salgın hastalıklara, çevre sorunlarına, insan haklarına, terörizme, islamofobiye, kitlesel göçlere ve diğer ortak küresel insani sorunlarımıza merhem olacak bir şekilde güncellemedikten sonra erenlerin canlı, yaşayan sözlerini, bugüne hitaplarını can kulağıyla işitmedikten sonra tüm bu selüloz ve söz yığınları neye yarar.

 

Yunus Emre’nin şiir ve manasına emek veren bir yazar olarak Leyla İpekçi Yunusça’nın bu güncel tezahürlerini dert edinenlerden. Geçtiğimiz ay yayımlanan “Yar Yüreğim Yar, Yol Arkadaşıma Mektuplar Kitabı” bu arayışın bir birikimi. Kitap, Yunus Emre ve takipçilerine dair nitelikli yayınları ile tanınan ve bu alanda dünya standartlarında çalışmalar yapan H yayınlarından çıktı. Kitap 240 sayfalık hacmiyle Yunusça’nın 2021 dünyasında nasıl konuşulabileceğine dair zengin açılımlarla dolu. Her okur kendi heybesine koyacak bir şeyler mutlaka bulacaktır.

 

İlk bölüm “Kendini Bilme Yöntemlerinde Yunusça” başlığıyla daha çok Yunusça’nın insanın kendindeki açılımlarına dair. “Terapi Koltuğundan Yunus Divanına” günümüz insanının iç koridorlarında (labirent mi demeliyim) dolaştırıyor bizi. Konsantrasyon eksikliklerimize, değersizlik hislerimize, bağımlılıklarımıza, tükenmişlik sendromlarımıza ve anlam arayışlarımıza derman olması umulan kişisel gelişimlerden, farkındalıklara, varoluşçu terapilerden, meditasyonlara kredi kartına dokuz taksitle satın alınan sükunet ve huzura  “google’a sorarak” kolayca bulduğumuz maneviyat reçetelerine dair. Yunusça’nın insana dair açılımlarından bahsediyor. Varlığı cam gibi pürüzsüz, çukursuz ve saydam arzuladıkça hep kırılgan ve puslu kalmaya mahkûm olduğumuzdan bahsediyor. Hızır’ın bir yara bandı olmadığından, onunla yolculuğun olanı biteni, yoldaki tecrübeleri bir bütün olarak kabul etmekle, acı, tatlı, tuzlu demeden keşküle konulanı zevk etmekle, ancak kabı kırmadan genişletebilmekle mümkün olduğundan.

 

Yunusça’nın toplumsal hayatın derinliklerindeki sedası bir Anadolu hikayesi. Bu biraz da analarımızın hikayesi. Zaten kitap da Fatma Ana’ya, Hacer Ana’ya ve Semra Ana’ya yani yazarın hayatında iz bırakan annelere ithaf edilmiş. Yunusça onların kurslarda öğrenmediği ümmice, kendiliğinden konuşuverdiği bir dil değil mi biraz da. İnsanı kimliklerle paketlenmiş ürüne dönüştüren, tüm varlığı kendi benine izafe ederek “birey”likte hapseden, kabzeden bir toplumsal tahayyüle Yunusça ile cevap veriyor. Ailenin de, devletin de, toplumun da bir nefsi olduğunu anlıyoruz satırlarından. Aile içi şiddetin nefsten beslenmesi gibi birlikte yükselme ve tavaf imkânı sunan ailenin tüm fertlerini birlikte kendi gerçeklerine yürüten bir ruh yönü de olduğunu. Leyla İpekçi memleketin sınırlarını da buradan başlatıyor: “memleketim dediğimiz, anadilimizde sevdiklerimizdir. Ana kucağında hissettiklerimizdir”. Memleket ana evimizdir. Ana sofrası Yunus sofrasıdır.

 

“Kültür, Sanat ve Siyasette Yunusça” bölümü Yunus kültürünü “insan” içinde arıyor. İnsan bazen kendini yeryüzüne fırlatılmış, köksüz ve yurtsuz hisseder. İpekçi yerini insan-ı kamilin gönlünde bulanlardan. “Hayır ben yersiz yurtsuz değilim” diyen, çöldeki kum tanesi ile gece göğündeki yıldızı birbirine bağlayan gönülden gönüle gizli yollar kuran, hiçbir zaman yok olmayan, kesilmeyen bir bağla aslına, vatanına bağlananlardan.

 

Yıllardır toplumu kendi dışında bir yere koyarak aslında, onunla arasına kibirli bir mesafe koyan, ona nesnel bakarken nesneleştiren bir aydın yalnızlığının kökleri de burada. İpekçi Yunusça’nın yaşadığı topluma da ta içerden baktığını söylüyor. Tahsil hayatını misyoner-yabancı okullarında geçirmiş “eve dönen bir aydın” olarak yerli olmanın anlamına dair çok vurucu tespitleri var. Bunları okurken “doğu-batı, merkez-taşra, mahalle baskısı, beyaz Türkler”  gibi ayrıştırıcı bir dilin ülkenin sosyolojisini nasıl sun’i bir şekilde dikine yardığını ve bu yarıktan yüzyıldır ne çok enerjinin, şevkin, umudun sızıp ziyan olduğunu düşündüm. Misyoner okullarında yetişenler kozmopolit, cemaat okullarında yetişenlerin zorunlu bir şekilde yerli olmayacağını bize yakın tarihimiz ne kadar da iyi öğretti. Bizdeki batılılıkla Avrupa’daki batılılığın dahi farklı olduğunu, batıyı da kendimize katarak bizleştirebilecek dönüştürücü bir kabiliyetimiz olduğunu farkettirdi. Yerliliği “ya sev ya terket” tarzı vulgar, slogancı ve çatışmacı bir dilin içine hapsetmeden yerliliğin ölçüsünün “her şeyi yerli yerine koymak” yani tevhid ve adalet olarak konulabileceğini, sevmenin ancak feda etmekle, kendinden vermekle, üzerine titremekle, taş üstüne taş koymakla, işini iyi ve ciddi yapmakla bir anlam kazanacağını. Bu ruhun ne kadar örtülü olsa dahi 15 Temmuz’da olduğu gibi zamanı gelince ortaya çıkabileceğini daha birçok şeyi düşündürttü.

 

Türklüğü de etnik bir vurgu, modern politik-kültürel bir inşa olmanın ötesinde Yunusça’nın içinden okuyoruz; Elmalı’dan, Çanakkale’ye Azerbaycan’dan Tunus’a, Somali’den, Lübnan’a uzanan kendini insana yakışır merhametli, zarif ve kıymet bilen üslupta izhar eden ancak Yunus’un “İşitin ey yarenler, aşk bir güneşe benzer” hitabına kulak verenlere açılan bir sır olduğunu duyarak.

 

“Nefsiyle savaşamayan vatan için savaşamaz” sözüyle vatan müdafaasını içimizdeki bencil benliğimizle mücadeleden başlatması ne kadar da isabetli. Yunusça ve Yunus kültürü bu coğrafyayı bizim için gerçek bir vatan kılarken küreselleştirilen “hümanist, insancıl ve demokratik” kültürün ikiyüzlülüğünün ise bunun tersi bir yönde işlediğini, sömürünün sadece toprak işgaliyle gerçekleşmediğini zihin ve algı yönetiminin ise ismi misyoner okulu ya da falanca kolej olsun fark etmeksizin zihinlerimizi esir aldığını ve bizleri bu topraklara onun kültürüne yabancı duyarsız kılmak için çalıştığını okuyoruz bu bölümde. İpekçi bu derin mekanizmaya “Hümanizm kampanyası” diyor.

 

Kimlik söylemlerinin bir küresel tuzak olarak hep etnik kökenlere, sorunlu azınlıkların hak ihlallerine, cinsiyet siyasetine esir düştüğünü bunca iç çatışma senaryolarına maruz kaldıktan sonra artık öğrenmemiz gerektiğini söylerken hümanist siyasetin çokluktaki birliği görmeyen karşıtlıkları kendi lehine kullanması karşısında bizi uyanık tutuyor.

 

Çağdaş bir yazar olarak Leyla İpekçi’nin aynı zamanda kendi zamanına hassas duyarlılıkları, keskin bir vicdanı ve bakışı olan entelektüel yüzünü satır aralarında görmek mümkün. 15 Temmuz’a burun kıvıran, şehit cenazelerini görmezden gelen, içinden geçtiğimiz süreçlerde bu toprakları vatan kılmak yönündeki gayreti militarist ve otoriter bulan insancıl ve demokrat olmanın, aydın olmanın gereği olarak devlete muhalif olmak, hamasi söylemlerden kaçınmak adına dağdaki terör örgütü mensuplarını ekolojist-feminist, çevreci, kurulu ataerkil düzene karşı çıkan, dini otoriteye başkaldıran kahraman gençler olarak kutsayan iki yüzlü hümanist aydın söylemine dikkatimizi çekerken yazarın yakından tanıdığı ülkemizin matbuat alemine yazar çizer kesimine de içerden bakmış oluyoruz.

 

Zaman zaman otobiyografik özellikler de taşıyan kitapta yazarın samimi üslubu bize yeni pencereler açıyor. “Aşk imamdır bize gönül cemaat Kıblemiz dost yüzü daimdir salat” diyerek ömrü boyunca aşk imamının yol göstericiliğini süreklilik içinde anlatıyor. Misyoner- yabancı okullarında, batılı bir eğitimle yetişen yazar bunu bir hidayet öyküsü olarak sunmuyor, hayatını öncesi sonrası ve eski-yeni gibi suni ayrımlara tabi tutmuyor. Misyoner okullarında Fransız hocalarından aldığı edebiyat ve kültür zevki ve estetik duyarlılığı Yunusça’nın ilk tohumları olarak okuması, Fransız hocalarından ilk aşk imamı olarak bahsetmesi ve bu kültürü de kendi hayat hikâyesinin içinde anlamlı bir dönem olarak konumlandırması örnek alınacak bir tavır. Bu topraklara yabancı olmayı bir uyruk meselesi olarak görmüyor,  “sadece ülkemdeki batılı çevreler değil Müslümanlar da kendi topraklarının ruhuna yabancı kalmışlardı” derken çarpıcı bir tespitte bulunuyor. Ayrıca hümanizm kampanyası eleştirisi, yerlilik ve vatan sevgisi gibi kavramlardan bahsederken dışlayıcı bir milliyetçiliğin tuzağına düşmemesi Yunusça’nın evrensel boyutunu göz ardı etmemesi oldukça kıymetli.

 

Yunusça’nın tektipleştirmeyen, çeşitli meşreplere yol veren, imanın kalpteki nurunun ferdi boyutunu koruyarak, ahlakı tamamlayan ancak bir gönül birliği oluşturan devlet kademelerinde, bürokrasiye eleman yerleştirmekle, toplu irşadlarla bir menfaat örgütüne dönüşmeyen devlet ve siyasete dair lügatini dikkatle okumalı.

 

Yunusça yaşayanlar severek muhalefet eder nefret ederek değil, tevhid ehlinin nezdinde ele geçirilecek bir aygıt, haddi bildirilecek bir devlet bürokrasisi yoktur. Onlar siyasi birlikler, toplumsal menfaat odakları, ideolojik dernekler üzerine dayanarak varlığı anlamlandırmaya çalışmazlar. Vahdet algısını zedeleyecek, insanı sosyolojik, etnik, antropolojik, cinsi kimliklerle sınırlamak yerine bütünü kavramanın, bilmenin ve bütün olmanın derdindedir.

 

Buna rağmen 15 Temmuz sonrası, bize ait kavramların içini boşaltan siyasileşmiş sapkın dini cemaatlerin memleketi darbe ve işgale sürükleme çabalarının bir sonucu olarak Laik kesimdeki “biz size demememiş miydik” toptancılığı, İslami kesimde de tasavvufa karşı düşmanlığa varan, biraz da peşin hükümlü, yaşla kuruyu eşitleyen maneviyat korkusu zaman zaman Yunusça’nın Yunus kültürünün açılımlarına olumsuz etki etmesine rağmen umutsuz olmamalı Yunusça’nın bu coğrafyaya sinmiş asli bir dil olduğunu bize ilham vermeye devam edeceğini akılda tutmalı.

 

“İçin dışa zuhuratı, dışın içe hayalatı” hikmetinden hareketle İpekçi arzı içerden okumaya davet ediyor bizi. İsrail’in insanları evlerinden şiddetle çıkarması ile Suriyeli mültecilerin botlarla Akdeniz’i boylamasında, 2004’te tanık olduğu Şatilla’daki mülteci kamplarında, 2011’de Somali’de bizim de, şişmiş nefislerimizin de bir payı olduğunu görmeye.

 

Kitabın “Doğu’dan Batı’ya Yunusça Yolculuklar” başlıklı bölümü Yunusça’nın sadece can içinde, enfüste değil afakta, arzda da süren bir yolculuk olduğunu anlatıyor. Bizi Balkan şehirlerinde: Usturumca’da, Üsküp’te, Prizren’de, Saraybosna’da, Mostar’da, Steplerde Moskova’da, Saint Petersburg’da, Viyana’da, Brüksel’de, sonra başladığımız yerde Yesi’de, yukarı illerde Bakü’de, Şamahı’da, Avahıl’da, Mavi Vatan’da, Lefkoşa’da, Tunus’da, Yunusça’nın anlaşıldığı, gönülden gönüle konuşulduğu geniş bir coğrafyada seyahate çıkarıyor. “İnsan Alemin aksidir, Alemin içi Ademdir”, “Hızır’ın bastığı yerde ot biter” deyip kendi zamanlarının Hızırlarının, Ahmet Yesevi, Ömer Halveti’nin, Yahya Şirvani’nin,, Emir Buhari’nin, Seyyid Muhammed Nurul Arabi’nin izlerini sürüyor. İlahi genişliğin sonsuz ikliminde genişliyor. Kendinde olanı bir baştan bir başa arzda arıyor. Baktığım yerde gördüm Taptuğumun Nurunu diyen Yunusça ile bütün bu coğrafyalara Yunus nefesini götürürken can haberleri soruyor.

 

Titiz bir yazar olarak İpekçi, yazarlığı için vazgeçmeyi bilen, yazmayı ciddiye alan biri. Buna rağmen kalemiyle harften harfe gezen yazarın “isterse dünyayı defalarca arşınlasın, kendi gerçeğini tavaf etmedikten sonra yazdıklarının hezeyan olacağının” farkında. Kitaptan bir şah cümle ise “yazar en çok kendi kaleminden süzülenleri okuyarak ilhamın kaynağına yaklaşabilir. Çünkü gerçeği kendi içimizden çıkarmakla yükümlüyüz hepimiz.” diyerek yazmaya yüklediği anlamı okurla paylaşıyor. Fakat yazar edebiyatın da, yazının da sınırlarının farkında. 50 yıllık tecrübenin ardından anlama ve yazarak yaklaşma arzusunun da hakikat yolunda bir perde olduğunun ayırdında. “Anlamasam ne olacak?” diye sorar kendi kendine. “Herşeyi anlamak gerektiğini sanmak bir gizli kibirdi, anladığımı sonuna kadar anlatma çabası bu kibri besleyen bir şey, anladığını varsaymak da yine benlik veren.”. Bu düşüncelerle gittikçe yazmanın da dönüştürülmesi gereken bir eylem olduğunu söylüyor yazar. Zira gerçek anlatılmaz olandı. “Sus Yunusça’sıydı.” İnsan gerçeğine yazarak yaklaşmak yerine bizzat insan olmanın peşine düşmeliydi.

 

Zira Yunus dilinde okunacak en okunaklı kitap İnsan’ın kendisinden başkası değildi. Eskilerin tabiri ile satırdan sadra, zarftan mazrufa, kitaptan kaleme en ümmicesi lakin en bizden ifadesi ile gönülden gönüle. “Baktığım yerde gördüm Taptuğumun nurunu” diyerek baktığı yerde dostun okunaklı çehresinden başkasını görmeyen, “elif okuduk ötürü, Pazar eyledik götürü” diyerek kelimelerle harflerle de pazarlığını tek tek ayırarak, ayrıştırarak değil götürü yapan ve alemde eğrilik bilmeyen saf bir nazarla ötürü de elif okuyan bir Yunusça’yla. Yunus yılının Yunusça’nın dilden dile dolaştığı, kelimelerden güncel, sadra şifa, derde derman manaların döküldüğü bir yıl olması ümidiyle.

Diğer Yazıları

DERİN EKOLOJİ

Zülküf Oruç ABAD Blog için tercüme etti. 21 Ekim 2021 Çevreci düşünce antroposen çağının vicdan azabı. Sanayi çağından bu yana büyümenin ve refahın bedelini herkes eşit bir biçimde ödemiyor. Fakat [...]

YOLU YUNUS’LA YÜRÜMEK

Yola Yunus’la düşmek ne büyük talih. O’ndan daha emin bir yol arkadaşı mı olur. “Yunus Düştü Yolumuza” Yunus’la Yunus olarak yürünmüş bir yol hikayesi. Mustafa Tatcı hocanın çeşitli mahfillerde yaptığı […]

SONBAHAR DÖNENCESİ

Yerinde durmuyor bu oluş, yapraklar dökülüyor, bakın sonbahar, en güzel renkleriyle, şairin dediği gibi mevsim değil sanat, insanın aklını başından alır şu orman, şu gökyüzü, şu dağlar. Her gün yeni […]

GÜZELİ KURTARMAK; HAN’I İRFANLA OKUMAK

Byung Chul Han çağdaş bir düşünür, 1959 doğumlu. Güney Kore asıllı, metalürji okuduktan sonra Almanya’ya göç etmiş. Berlin Üniversitesi’nde Kültür teorisi, sanat, estetik dersleri veren bir profesör.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir