MALUM OLUR ABDALA, KASTAMONULU BİR MECZUB: EŞREF

Kastomonu’nun da bir dönemine damga vurmuş kral delileri varmış, onu öğrendim bu kitapçıktan. Nasrullah’da namaza duran “salluu” çekip farza yetişin diyen, ahalinin ayakkabısını kollayan Salacı Kahya’yı mı dersiniz, subay kocası ölünce aklını yele veren, Menderes’in Kastamonu’ya geleceğini duyunca günlerce Başbakan düğünüme geliyor deyip her gördüğünü düğününe davet eden İstanbullu esmer güzeli karabiber gelini mi, bir tepsi baklavayı sırtlarına yapışmış midelerinin neresine koyduklarını kimsenin bilmediği iştahlı Mohmoh kardeşleri mi, namaza dururken namazda ithalat ihracat yapan, ihale kovalayan bir çoğumuzun aksine dünya ağırlığını pabucuna silken Deli Ziya’yı mı dersiniz hepsi birbirinden güzel deliler.
 
Eşref de bu güzellerden bir güzel. Halkın sevgilisi Kastamonu kültürüne mal olmuş bir meczub.
İşte Kastamonulu meşhur Meczub Eşref’in hayatından kesitler…

Zülküf Oruç
ABAD Blog için anlattı.
05.11. 2021

Kitaplığın iki kanatlı cam çerçeveli kapağını açtım. Geceden beri aradığım kitabın ismi kafamda dönüp duruyor. Geniş kütüphanede nerden bulacağımı düşünürken tam karşımda. Karıştırırken hemen yanı başındaki kitap dikkatimi çekiyor. Huyum böyle. Daldan dala, kitaptan kitaba gezer dururum. Gece boyunca aradığımı kenara koydum yüzü bana dönük kırmızı kaplı incecik küçük boy bir kitapçığın sayfalarına kapıldım gittim: “Bir Deli Veli Eşref”.
 
Eşref Kastamonu’nun bir döneminin meşhur meczubu. Bir iki fotoğrafı var. Siyah beyaz. Eşref elinde bastonu, başında takkesi, omzunda atkı gibi, şal gibi ince bir örtü, masum bakışlı, sanki içe, öteye bakıyor gibi, yanında gençten biri uzunca. Diğer fotoğrafında Eşref İmam olmuş. Cübbesi sarığı kalın siyah çerçeveli gözlükler. O fotoğrafı bir süre ahbab olduğu esnafın dükkanına astırmış, gelip gidip bakarken imamlık da bana yakıştı dermiş. Son resim de Eşref’in kabri; İnebolu yolunda Hacortu köyü, Meşeli Türbe mezarlığında, bu küçük kitabın geliri ve esnafın yardımı ile onarılmış. Havalar ısınınca gidip görmeli.
 
Delilik güzel, tatlı bir hal olmalı. Bir tahta kırık ya da eksik. Sorgu sual yok. Oh mis. Kayıtsız, kaygısız, aklı yormadan. Çocuk gibi, bebek gibi, sabah yediğini unut, borç harç, kredi kartı, taksit telaşı yok. Maaş, ikramiye beklentin yok. Hava cıva, gösteriş yok. Yaz kış mevsim derdi, pantol takıma uydu mu, ayakkabı mı kundura mı bot mu… Uydur gitsin. Üç de bir üç bin de. Güzel de bir çirkin de, Vali de bir deli de… Yürek kuş gibi, buldun mu ye, bulamazsan kuru ekmeği suya bandır, taşı yastık yap uyu, bebekler gibi.
 
Biz modernler de akıl çok. O yüzden derdimiz bitmiyor. Hep iki arada bir derede. Hem oyum olsun hem de buyum, ama aynı zamanda şu da olmasın ikilemleri, dramları, trajedileri.
 
Baktığımızı görmeyiz, gördüğümüzü bilmeyiz. Bildiğimizi seçemeyiz. Hem özgür olayım, dere tepe gezeyim hem sabit bir işim, düzenli maaşım olsun, hem evleneyim çocuk yapayım hem deliksiz gece uykularım olsun, hem fit görüneyim hem bulduğumu, canımın çektiğini mideye indireyim, hem kariyerlerim olsun ama hemen olsunlar hem “kim yapacak bunca işi şimdi” rahatlıkları. İmkansız aşklar, istekler, bitmeyen arzular içinde vermeden almalar, almayınca karalar bağlayarak geçen zamanlar.
 
Delilerin öyle mi ya. Karnı tok, sırtı pek, yürek altın, vicdan desen tüy gibi. Gülenle güler, ağlayanla ağlar. Hal böyleyken Allah’ın bu zararsız kulları ile uğraşan hadsizler de çok olur. Geleneğimiz her ne kadar deli ile veli arasında ince bir çizgi var, incitme garibi dese de cahil, nadan rahat durmaz. Lakin milletimiz sever deliyi. Batının tarihi deliliği kovmakla, kapatmakla, görünmez kılmakla maruf. Deliliğin tarihi biraz da aklın tarihi desek yeridir. Aklın, hesabın kitabın, gücün, iktidarın. Akıllı deliden korkar, deli de deliyi görünce değneğini saklar, zira deli deliyi gözünden tanır. Bizim topraklarımızda deliler özellikle zararsız Allah adamları, meczuplar yakın bir zamana kadar toplumsal yaşamın merkezinde. Birer ayaklı nasihat,, sokaklarda gezen ibret olarak dünyaya çok bel bağlamamak gerektiğini, hırsın, tamahın, biriktirmenin sonunun olmadığını, sen ben kavgasının, yönetme ihtirasının boşluğunu, ölümün her an var olduğunu, sahiplenmenin, bu dehri mülk edinmenin, çoluğun çocuğun, evin barkın, işin gücün geçiciliğini, günün sonunda el kadar beze, bir avuç toprağa kalacağımızı, naifliği, çocukluğu, zarifliği, inceliği hatırlatır dururlar.
 
Kastomonu’nun da bir dönemine damga vurmuş kral delileri varmış, onu öğrendim bu kitapçıktan. Nasrullah’da namaza duran “salluu” çekip farza yetişin diyen, ahalinin ayakkabısını kollayan Salacı Kahya’yı mı dersiniz, subay kocası ölünce aklını yele veren, Menderes’in Kastamonu’ya geleceğini duyunca günlerce Başbakan düğünüme geliyor deyip her gördüğünü düğününe davet eden İstanbullu esmer güzeli karabiber gelini mi, bir tepsi baklavayı sırtlarına yapışmış midelerinin neresine koyduklarını kimsenin bilmediği iştahlı Mohmoh kardeşleri mi, namaza dururken namazda ithalat ihracat yapan, ihale kovalayan bir çoğumuzun aksine dünya ağırlığını pabucuna silken Deli Ziya’yı mı dersiniz hepsi birbirinden güzel deliler.
 
Eşref de bu güzellerden bir güzel. Halkın sevgilisi Kastamonu kültürüne mal olmuş bir meczub. Zenginden alır fakire verir. Üç kese ile gezer Eşref. Parayı verene göre tasnif ediyor. Herkesin parası ayrı yere, gideceği yer de ona göre. Dileniyor güya ama bildiğin fatura kesiyor. Borcun şu kadar der gibi. Herkesten alacaklı. Tüm garip gurebanın alacağı Eşref’te toplanıyor. Millet de alışkın Eşref’in hallerine. Evin birine teklifsiz girip evin hanımına helva kavur diyor mesela. Azcık yiyip gerisini paketletip gideceği yere götürüyor. Yeri belli, bekleyeni var zira. Misafirden yüksünen gönülsüz evlerin yemeğini yemiyor. Faytonla gezmeyi seviyor. Bir gün topladığı paralarla mevlit okutmuş, müftü yardımcısı hoca efendiyi evinden faytonla alıp camiye götürmüş Eşref. Yalnız Kastamonu değil memleket tanıyor Eşref’i. Selam gönderiyorlar dört bir yandan. Selamı getiren unutursa karşısına dikiliyor. Nerde benim emanet diye. Eşref’in yaşı ilerleyince gözleri görmez oluyor. Katarakt belli ki. Ankara’da GATA’ya yatırıyorlar. Başhekim gözü açık, ince gönüllü biri olmalı. Protokol odasına yatırtıyor Eşref’i. Doktoru, hemşireyi tembihliyor. Uğurdur, hoş tutun aman incitmeyin diye.
 
Hacca’da gitmiş Eşref, Hacı Eşref olmuş ondan sonra. Aşkla gezmiş Mekke’yi, Medine’yi. Aman sakın mukaddes topraklarda dilenme, oralarda adımızı çekme diye sıkılamışlarsa da dayanamamış, orada da Allah’ın kullarının birinden alıp diğerine vermiş hakkını. Soğuk bir kış günü 11 Şubat 1976’da göçmüş zaten hep bir ayağını bastığı yere. Bir garip öldü demişler ama bu sefer üç gün beklememişler, duyan gelmiş cenazeye, çevre vilayetlerden otobüslerle gelenler bile varmış.
 
Kitapçığın yazarı rüyasında görmüş Eşref’i siyah takım, gömlek kravat o biçim. Saç sakal traşlı düzgün, sakal zümrüt gibi simsiyah, 25 yaşında civan delikanlı, gülümsüyor. Belli ki memnun gittiği yerden.

Diğer Yazıları

YERYÜZÜNDE YALINAYAK

İçten dışa, dıştan içe; seferlerimiz... Yeni yılın ilk yazısı Leyla İpekçi'nin kaleminden. Dünya, bütün hikayemiz burada, yol arkadaşlığımız. Çıkıp gidemeyeceğimiz içimiz dışımız. Kimine cife, zindan, cehennem. Kimine cennet. Kimine ateş [...]

BENLİK KİBRİ; ÖĞRENMENİN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL

Ben bilirim egosu. Bilmeyi kartvizite, unvana, diplomaya, sertifikaya sıkıştırmak.  Kendimizi bilmekten, varlığa faydalı olmaktan çok adımızdan söz ettirmek, unvan, itibar, makam için  öğrenmek. Leyla İpekçi öğrenmenin, bizi aslımızla sürekli irtibat [...]

ÖĞRENMEK KALPTEN KALBE GEÇİŞTİR

ABAD Blog'da Genç Bilgeler diye bir köşemiz var. Leyla İpekçi'nin iki yıl önce kaleme aldığı ama hala dün yazılmış gibi güncelliğini koruyan bu çok önemli yazı dizisinden derlenen kesitler işte [...]

ÇÜNKÜ HARFLERDE “İNSAN” SAKLIDIR

"Yazarken hep sevdiğimle beraber olmak için yazarım. Aşk duygumun tecellisi bu yüzden yazmakla zuhur eder. Yıllar içerisinde dünyaya, hayata ve insanlığa dair en dip manâları hep kalemimin ucundan sayfalarıma indirdikçe [...]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.