BENLİK KİBRİ; ÖĞRENMENİN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL

Ben bilirim egosu. Bilmeyi kartvizite, unvana, diplomaya, sertifikaya sıkıştırmak.  Kendimizi bilmekten, varlığa faydalı olmaktan çok adımızdan söz ettirmek, unvan, itibar, makam için  öğrenmek. Leyla İpekçi öğrenmenin, bizi aslımızla sürekli irtibat halinde tutan, ona doğru yol aldıran yegane amelimizin önündeki engelin bu olduğunu söylüyor. Talep etmeden, talebe olmadan usta olmanın, usta olarak görünmenin cazibesine kapılmaktan bahseden şu hatırlatıcı cümleler çalışma masalarımıza asılmayı hak ediyor.

“Talip olmadan, talep etmeden, talebe olunmadan herhangi bir şey öğrenilemiyor. Çünkü gönle indirilmeyen, benliğinden geçirilmeyen, içinden süzülüp dönüştürülmeyen bir bilgi yaşamıyor. Mesleki gelişimlerde de kullanılamayınca ölüp gidiyor.”

İpekçi bize başka türlü bir hayat boyu öğrenmeden bahsediyor. Benlik örtüsünü kalınlaştırmayan, aksine incelten, nefes aldıran bir öğrenmeden:

“genç olalım ihtiyar olalım muhakkak bir şeyler olmalı hayatımızda; gönülden öğrendiğimiz bir şeyler. Çünkü benliğimiz öğrenmeye ve gerçek olmaya en büyük engel. Gönüldeki gerçeği barındıran cevherin üzerindeki kalın örtü.”

Bu bilgi kalabalığında deniz feneri gibi, yolu aydınlatıyor.

Leyla İpekçi
ABAD Blog için yazdı.
01.12.2021

Devir hızlandıkça, zaman algımız da hızlanıyor ve bu durum bütün dönüşümlerimizi de hızlandırıyor. Asırlar saatlere sığıyor. Ve insanlaşma serüvenimiz ‘sonsuz şimdi’de bu ivmeyle devam ediyor. Evet, idrak ediyoruz ki saniyelerle değişen, dönüşen bir tekamül bu. Her an bir başka şe’n. Evet, an biricik, lineer bir çizgi değil. İlerleyen değil devam eden bir döngü bu. Ne kadar dönüşse de her seferinde yeni.

Bu değişimin çok yıkıcı tezahürlerinden biri de benliğimizi tehdit ediyor. Nedir bu? ‘Ben bilirim’ egosu. Bunca değişimin içinde değişmekte direnen bir huy. Benlik alanında adeta patlama yaşanıyor. Bir tür toplumsal vakıa olarak da yorumlanabilir. ‘Öğrenilmiş benlikler’ desek, yeni bir sosyolojik terim olur muydu?

Ne mi kast ediyorum; ‘ben bilirim’ egosu derken? Hepimizde farklı şekillere bürünmüş bir zan. Mesela sinema bölümünü bitirince kartvizitine ‘yönetmen’ yazdırırken bunu kendine yakıştırıyor 24 yaşında ve bitirme tezi dışında bir film çekmemiş olan bir yeni mezun. Ya da grafik tasarımı bitirip hasbelkader bir ajansta çizer olur olmaz kendisine verilen projeleri en üstün haliyle yaptığını sanıyor fazla uğraşmadan.

“Kardeşim, bizim isteğimiz, hedef kitlemize uygun olarak şöyle şöyle idi,” diyerek anlatmaya kalksanız büyük bir eleştiri ve hakaret olarak “vay bana ha!” diyerek alınganlaşıyor. Kırılıyor, öfkeleniyor veya hatta düşman oluveriyor size.

Peki ya ne yapacaktı diye soranlar varsa hemen cevap vereyim: Öğrenmek isteyecekti. Anlamaya çalışacaktı müşterisinin ondan istediğini. Mesleğinde bir şeyi keşfetmeye, bir yandan da insan ilişkilerinde kendini geliştirmeye çalışacaktı. Umursamazlık göstermek yerine ilgili olacaktı. Ama bütün bunlar zoraki olmaz tabii. İçinden gelecekti. Yani talip olacaktı.

Talip olmadan, talep etmeden, talebe olunmadan herhangi bir şey öğrenilemiyor. Çünkü gönle indirilmeyen, benliğinden geçirilmeyen, içinden süzülüp dönüştürülmeyen bir bilgi yaşamıyor. Mesleki gelişimlerde de kullanılamayınca ölüp gidiyor.

Kısacası bu bahsettiğim ‘öğrenilmiş benlik’ dışında, genç olalım ihtiyar olalım muhakkak bir şeyler olmalı hayatımızda; gönülden öğrendiğimiz bir şeyler. Çünkü benliğimiz öğrenmeye ve gerçek olmaya en büyük engel. Gönüldeki gerçeği barındıran cevherin üzerindeki kalın örtü.

Gençlerin öğrenme kabiliyetini hadım eden bir sosyolojik vakıa daha var: Toplumsal hiyerarşik kodların ortadan kalkması. Dijital dönemin hemen öncesine kadar modern dünyada bir usta çırak ilişkisi vardı. Alaylı öğrenmek, tatbikat içinde öğrenmek, yaşantıda karşılığı olacak şekilde öğrenmek ancak bilgiyi canlı yaşamakla mümkündü.

Eğitimde üstlere hürmet çerçevesinde, ustaların engin tecrübesine saygıya binaen bilmediğini kabullenerek, muhakkak ki bilmediğim şeyleri onlardan öğrenirim yaklaşımıyla beslenen ve çok işe yarar bir yöntemdi bu.

Mürid-mürşid, usta-çırak, üstad-derviş, hoca-talebe ilişkisi; benlik kibrine henüz feda edilmemişti. Öğrenmek bir tür gurur meselesi haline getirilmemişti, kadim dünyanın gençleri tarafından. Eleştirildiklerinde bunun bir imkân olduğunu bilirlerdi öğrenmeye, kendini geliştirmeye, tecrübe edinmeye bir imkân ve aynı zamanda bir ikram.

Şimdiyse ukalalık ve burnu büyüklükle, ilk yaptıkları işle dünyayı yönettiğini sanıyorlar. Çünkü neyi bilmediklerini bilecek bir birikimleri de oluşamıyor. Burunlarından kıl aldırmıyorlar tabiri caizse. Benlik kibrine yenik düşüyorlar. Ne sanatta, ne de mesleklerinde önceki kuşakların bıraktığı seviyeyi geliştiremiyorlar. Aslında onlara kızmamak azım, çünkü bizim aynamız onlar.

Öyle bir devir ki, hepimiz kendi bildiğimiz kadarıyla amel ediyor, başkasından bir şey öğrenmeye çalışmıyoruz. Kimse kendini karşısındakine vermiyor, zaten vakit yok. Kalpten kalbe geçişlerin kıymeti bilinmiyor. Bilmek ve anlamak; yani öğrenmek benlik (menfaat, ikbal hırsı, şöhret, para, itibar, makam, iktidar vs.) için olunca çok kısır kalıyor.

Öğrenmek: Bilgiyi benliğin için değil ama insanlık için, Hak için öğrenme şevki olunca gerçekleşir. Muhatabını anlama gayreti, ona kendinden vermek, eşlik etmek, onunla birlikte değişip dönüşmek, projelerini alınca derinleşmek, yeni şeyler paylaşmak, üreterek çoğalmak gibi ‘sen-merkezci’ yaklaşımlarla.

‘Ben-merkezci’ bakışla kişi kendini geliştiremiyor. Aksine benliğini genişletip duruyor. Büyüklerimiz der ki, bizim için kemâl yolu, gerçeği benliksiz algılama seviyesine gelmemizle mümkün.

Diğer Yazıları

YERYÜZÜNDE YALINAYAK

İçten dışa, dıştan içe; seferlerimiz... Yeni yılın ilk yazısı Leyla İpekçi'nin kaleminden. Dünya, bütün hikayemiz burada, yol arkadaşlığımız. Çıkıp gidemeyeceğimiz içimiz dışımız. Kimine cife, zindan, cehennem. Kimine cennet. Kimine ateş [...]

ÖĞRENMEK KALPTEN KALBE GEÇİŞTİR

ABAD Blog'da Genç Bilgeler diye bir köşemiz var. Leyla İpekçi'nin iki yıl önce kaleme aldığı ama hala dün yazılmış gibi güncelliğini koruyan bu çok önemli yazı dizisinden derlenen kesitler işte [...]

ÇÜNKÜ HARFLERDE “İNSAN” SAKLIDIR

"Yazarken hep sevdiğimle beraber olmak için yazarım. Aşk duygumun tecellisi bu yüzden yazmakla zuhur eder. Yıllar içerisinde dünyaya, hayata ve insanlığa dair en dip manâları hep kalemimin ucundan sayfalarıma indirdikçe [...]

YUNUSÇA’YA YUNUS ÖDÜLÜ

Şairce konuşarak sözü kitaba döküyordu her yaştan dertliler. Nitekim Yunusça’nın babası tabir ettiğim hocam Mustafa Tatcı da burada ikincisi düzenlenen uluslararası şiir ve edebiyat günlerinde Yılın En iyi Yunus kitabı […]

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir