DEVR-İ KORONA’DA KÜRESEL KÖYÜN AHVALİ

Eski, yeni ve şimdi bir arada var oluyor. Taş devri, antik çağ, modern öncesi ve sonrası; hakikatler, hakikatimsiler, ideolojiler ve büyük yalanlar da öyle.

Zülküf Oruç
ABAD Blog için yazdı
10 Eylül 2021

Küresel kültür içine her şeyin konulduğu bir çıfıt çarşısı. Global köyün sakinleri hız çağında her yerde olabilirler öte yandan herkesin göçebe olduğu bir anda hiçbir yere sığamayıp ve yersiz, yurtsuz, yabanda, dağ başında da kalabilirler.

 

Açlık, yoksulluk, savaşlar, çatışmalar, göç, çevre ve iklim sorunları, salgın hastalıklar, ekonomik ve politik istikrarsızlıklar daha bir çok sorun küresel köyün sakinlerinin başındaki dertler. Zaman değiştikçe sorunların isimleri değişse de kökenleri değişmiyor. İnsanın iç dünyası dünyanın ahvalini belirlemeye devam ediyor. Adem’in oğullarından bu güne değişen pek bir şey yok. İnsanoğlu hala hırslı, tamahkâr, aceleci, kanaat etmeyen, tüketen, payına düşenle yetinmeyen, paylaşmayan, vermekten yüksünen, kavgacı, kolaycı; özünde dünyaya kazık çakacağını sanmaya devam ediyor. Taş devrinden korona çağına değişenler ve değişmeyenler üzerinden Zülküf Oruç’un yazısı zamanımıza, küresel köyün ahvaline bakma denemesi. Yazıya geçmiş bir sohbet gibi düşünüp öyle okuyun.

Taş Devrinden Bugüne Arpa Boyu Yol

 

İnsanoğlunun toprağı işlemeye ve hayvan evcilleştirmeye başladığı dönem tarihte paleolitik çağdan neolitik (paleo-eski; neo-yeni) çağa geçiş olarak anılıyor. 12 bin yıl öncenin “yeni”si bu. Cilalı taş devri, insanlık tarihinde büyük bir sıçrama. Çömlek ve sepet yapmaktan, dokumacılığa, tekerlek ve yelkenli kullanımına, kerpiç evlerden, vergiler ve ticaretin gelişimine kadar varlığını bugün de sürdüren birçok teknoloji ve uygulama aslında bu eski yeninin ürünü.

 

Geçmiş geçip gitmiyor, anın içinde katman katman birikiyor. Bazen sanki tarihin buzullaştığı bir noktada donarak bugüne kadar gelebiliyor; çoğu zaman bir sonrakinin içinde eriyerek onu iterek, sıkıştırarak “yeni” bir şeye dönüştürerek ilerliyor. Geçmişe ait hiçbir şey yok olmuyor aslında; insanın, doğanın derin hafızasında yerini alıyor. İçinde bulunduğumuz zamanda bu yüzden neolitik çağ ve dijital çağ yanyana yaşanıyor.

 

Nijer Irmağı üzerinde küçük bir ada üzerindeki Kanazi köyünü ziyaret ettiğimde bunları düşünmüştüm, pirinç tarımı ve hayvancılıkla geçinen köy ile başkent Niamey’de Fransız ordusunun kullandığı insansız hava araçları arasındaki eşzamanlılıktı dikkatimi çeken. Kamerun’un başkenti Yaounde’de taşınabilir wi-fi ile son model iphone akıllı telefonuna bağlanan taksi şoförünü gördüğümde, sayısız kere kaza geçirmiş kaportasındaki darbelerden Toyota olduğunu ancak anlayabildiğim aracıyla henüz yol ve trafik işaretlerinin tam anlamıyla oluşmadığı, dünyanın en keşmekeş trafiklerinden birinde yol almaya çalışırken de zamanımız hakkında benzer şeyler düşünmüştüm. Dünya böyle bir yer. Zaman hızla kendini tekrar etmeden ilerlerken ardında helezonik bir iz bırakıyor. Yaounde trafiğinde yol almaya çalışan taksi gibi… Dijital çağı cilalı taş devrine bağlayan bir iz. Bokoharam ile Christchurch saldırganını yan yana getiren bir teknolojik yakınlık; ikisi de en son teknoloji silahları kullanabiliyor ve aslında neolitik çağın cilalı taş balta kullanan insanıyla aynı saldırgan ve yıkıcı duyguları bugüne taşıyabiliyorlar. 12 bin yılda silah teknolojisinden başka şeyler de değişmeliydi, öyle değil mi?

 

Bilimsel devrimler, sanayi devrimleri, teknolojik devrimler, kuantumlar, nano teknolojiler, dijital devrimler, büyük dönüşümler, 5 G’ler, Endüstri 4.0’lar, birinci, ikinci, üçüncü ve bilmem kaçıncı dalgalar arasında insanlık denen gemi o büyük denizde yolunu bulmaya çalışıyor.

 

İsmini Arayan Sonralar Çağı

 

Taş devri, insanlığın taşa ve madene dair bilgi ve beceri seviyesiyle ilerliyordu. Yontma taş çağı, cilalı taş çağı, kalkolitik çağ vs. son birkaç yüzyıldır düşüncemizin çeperini belirleyen eşyaya, hayata, insana ve topluma bakışımıza yön veren kavramlar da benzer şekilde ilerliyor aslında: Modern’in yerini alan postmodern gibi.  Latince kökenli “pre” eki önceyi; “post” eki ise sonrayı anlatıyor. Bir süredir bir türlü kendi sırasını, yerini ve ismini bulamayan, bir öncekinin sonrası olarak adlandırılan kavramlar ve kelimelerle konuşuyoruz. Postmodern de modernin sonrası. Sanki bütünün sert bir şeye çarpıp parçalarına ayrılması, bütünün artık kendisi olmayarak parçalarda devam etmesi, taşın dağılıvermesi, parçaların bir daha birleşip eskiye dönmesinin mümkün olmaması gibi geliyor bendenize.

 

90’larda çokça konuşulan yazılan postmodernden sonra günümüzün en meşhur postu ise post-truth kavramı. Kimileri post-truth döneminin postmodernliğin doğal sonucu olduğunu söylüyor. Hakikat ya da gerçek sonrası diye tercüme ediliyor. İlk kullanımı biraz daha evveline gitse dahi bol sansasyonun, yalanın dolanın döndüğü, seçmenlerin yoğun bir algı operasyonuna maruz kaldığı söylenen İngiltere’deki Brexit seçimleri ve Trump’ın başkan olduğu ABD seçimleriyle birlikte yoğun bir biçimde tedavüle giren bu kavram 2016 yılında Oxford Sözlüğü tarafından yılın kelimesi seçildi. “Nesnel gerçekliğin belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması durumu” olarak tanımlanıyor. Bilimsel gerçekler dediğimiz katı, nesnel ve ölçülebilir bir gerçekliğin aslında olmadığı fikri geçen yüzyılın keşiflerinden biriydi. Her aşırılık kendi karşıtına yeniliyor ve sonunda makul bir ortalamaya teslim oluyor. Bilimin, dinin, üniversitenin, kilisenin, uzmanların ise rahiplerin yerini alması aşırılıklar çağının ürünüydü. Ardından ise bilginin tarihsel bağlamları içinde görecelileştiği, iktidar ve gücün havanında sürekli şekil değiştirdiği ve hiç de nesnel olmayan bir “ideoloji” ye dönüştüğü bir dönemi yaşadık. Hayatın her alanını işgal eden uzmanların, önce devletleşen sonra da şirketleşen üniversitelerin ve piyasalarla kolkola giren ve günün sonunda think-tank’lere yenik düşen akademinin ardından “bilimsel gerçek”lerin itibarlı tahtlarından çoktan indiğini söyleyebiliriz. Öte yandan kamuoyuna yönelik “bilgi ve gerçek” üreten gazete ve televizyonlardan oluşan geleneksel medyanın sosyal medya karşısındaki hızlı geri çekilmesi ile birlikte artık çoğul ve kaosa yatkın bir hiper gerçeklik içindeyiz. İnsanoğlunun gerçeklik arayışında kendi bireysel idrakinin ötesinde mensubiyetlerinin, çoğunluğun, hâkim algıların etkisinde kalmaya yatkın doğasını da düşününce bu gerçeklik hepten içinden çıkılmaz bir hale dönüşmüştü bile. Tüm bunlar her akıllı telefon kullanıcısının bir medya organı gibi davranabileceği ve en azından kendi takipçi listesi dahilinde kendi gerçeklik ağını kurabileceği bir zamana ait. İşte böylesi bir zamanda propaganda tekelini elinde bulunduran ve kamuoyunu yönlendirmede geleneksel olarak baskın pozisyonu olan devletlerin yanı sıra küresel şirketlerin, uluslararası kuruluşların, STK’ların, yabancı istihbarat teşkilatlarının, terör örgütlerinin ve daha onlarca aktörün etkin olabildiği, “bilgi ve gerçeklik” ürettiği acayip zamanlara kaldık.

 

Korona Çağı: Yeni Olan Ne?

 

İşte tam da böylesi bir zamanda ahir ömrümüzde Korona ile tanıştık. Korona aslında zamanın ruhunu oldukça iyi yansıtan bir hastalık. Tarihte veba, kolera, dizanteri hatta çiçek gibi birçok salgın hastalığın pençesinde muzdarip olmuştu insanoğlu. Lakin Korona tam da bu kaotik, hakikat sonrası, dijital ve endişe çağının karakterine uygun bir salgın. Çin’in Wuhan şehrinde bir hayvan pazarından dünyaya yayıldığı söylenen hastalık ilk günden itibaren etrafında birçok bilinmezleri, komplo teorilerini barındırıyor.

 

Hızla tüm yeryüzüne yayılan sınıf, etnisite, ulus, cinsiyet ayırt etmeksizin tüm insanlığı etkisi altına alan bu hastalık yerel ya da bölgesel değil, karakteri gereği küresel. Tek tek ülkeleri değil bütün küreyi ilgilendiriyor. Öte yandan bulunan çözümler aslında 14. yüzyıldan çok da ilerde değil. Katı bir karantina ve yoğunlaştırılmış bir hijyen uygulaması. Uzmanların kanal kanal gezip saatlerce konuştuğu, gazetelerin, internet ve sosyal medya kanallarının milyonlarca içerik ürettiği hastalık, sonunda birçok gerçek gibi görünen “hakikatimsi” bilginin içinde asıl olanın kaybolduğu, izini kaybettirdiği bir çokluğa, bir yığına bırakıyor kendini. İlk günden itibaren tuvalet kâğıtçılarının, kolonyacıların, baharatçıların, internet alışveriş, yemek vs. şirketlerinin yanısıra uluslararası ilaç şirketlerinin kazandığı; sağlık çalışanları ve kamu güvenliği ve emniyetinden sorumlu organlar dışında kalanların daha az yorulduğu, on yılda kat edilecek dijitalleşme sürecinin bir yıla indiği, hayatlarımızın daha az gerçek daha çok sanallaştığı bir dönem.

 

Korona’yı; bir milat olarak gören, çağ açıp kapatan bir kırılma olarak okuyanlardan farklı olarak 1990’ların başından beri doğum sancıları çeken yeni uluslararası düzenin doğumunu hızlandıran, öne alan sezaryen müdahale olarak okumayı tercih ediyorum. İki kutuplu bir dünyanın daha ideolojik, devlet merkezli bir uluslararası sistemden devlet altı, devlet dışı bir çok aktörün işin içine dâhil olduğu, kuralları ve hiyerarşileri henüz belirginleşemeyen bir döneme geçişini hızlandıran bir süreç olarak… Eskinin can çekiştiği, yeninin henüz yerini tam olarak alamadığı, ismini bulamadığı bir dönem. Ticaretin, siyasetin, eğitimin, kültürün, temel hayat telakkilerimizin derinden etkilendiği bu süreç aslında bir süredir alttan alta mayalanmaktaydı. Küreselleşmenin geri dönülmez olduğu bu çağda kürenin merkezinde, güç ilişkilerinde ve hiyerarşilerinde kaçınılmaz bir değişimin izlerini görebildiğimiz bu dönem muhtemelen uluslararası mimariyi de yeniden inşa edecek.

 

Yeni dönemde siber fiziksel sistemler, yapay zeka, büyük veri, arttırılmış gerçeklik, otonom robot sistemleri, nesnelerin interneti, bulut sistemleri ve mühendislik gibi lafları daha çok duyacağız. Finansal hizmetler, imalat, sağlık, medya ve eğlence alanlarında üretilen verinin yapay zeka ve makine öğrenmesi teknikleri ile işlenmesi ile birlikte ticari hayat yeni yönelimler kazanacak. Daha birçok şey olacak. Oldu, oluyor. Olup duruyor.

 

Oysa eski yeninin içinde sürüyor. Değişenler kadar insana ait aslında hiç değişmeyenler de mevcut. İnsan doğasına, hayatın ve varlığın anlamına dair temel sorgulamaların bu sanal ve dijital çağın evreninde de devam edeceği muhakkak. O yüzden düşüncenin, irfanın, sanat ve kültürün tüm bu teknolojik dönüşümlerle birlikte onlara daha insancıl, kapsayıcı ve uzlaşmacı bir dünyanın ipuçlarını vererek, yol göstererek kendini güncellemesi de bir o kadar önemli. Yıkan, tahrip eden, zehirleyen, kitlesel ölümleri, kapanmaları, küresel çevre problemlerini, kara ve denizlerin hatta uzayın kirlenmesini birlikte getiren, siyasal istikrarsızlıklar, çatışmalar, göçler, kıyıya vuran çocuk ölüleri, salgın hastalıklar, donuk bakışlar ve matlaşan zihinler kadar hatta onlardan çok daha fazla insanlığın daha güçlü bir bağa, retorik değil çözümler üreten uluslararası kurumlara, daha etkin ve eşitlikçi sağlık hizmetlerine, dinç, parlak, farkına varan, derinleşen, edebiyat, sanat, kültür ve felsefe üreten nesiller yetiştirecek bir eğitim sistemine, altta kalanın canının çıkmadığı kapsayıcı sosyal güvenlik sistemlerine, daha çok yeşil alana, daha parlak ve mavi gökyüzüne ve denizlere, inceliğe, merhamete ve zarafete ihtiyaç duyduğunu bize başka kim söyleyebilir? Yeni taş çağından cilalı dijital çağa bir arpa boyu yol almanın kişi başına düşen tablet ve telefon sayısından başka ölçüleri de olmalı öyle değil mi?

Diğer Yazıları

DERİN EKOLOJİ

Zülküf Oruç ABAD Blog için tercüme etti. 21 Ekim 2021 Çevreci düşünce antroposen çağının vicdan azabı. Sanayi çağından bu yana büyümenin ve refahın bedelini herkes eşit bir biçimde ödemiyor. Fakat [...]

YOLU YUNUS’LA YÜRÜMEK

Yola Yunus’la düşmek ne büyük talih. O’ndan daha emin bir yol arkadaşı mı olur. “Yunus Düştü Yolumuza” Yunus’la Yunus olarak yürünmüş bir yol hikayesi. Mustafa Tatcı hocanın çeşitli mahfillerde yaptığı […]

SONBAHAR DÖNENCESİ

Yerinde durmuyor bu oluş, yapraklar dökülüyor, bakın sonbahar, en güzel renkleriyle, şairin dediği gibi mevsim değil sanat, insanın aklını başından alır şu orman, şu gökyüzü, şu dağlar. Her gün yeni […]

GÜZELİ KURTARMAK; HAN’I İRFANLA OKUMAK

Byung Chul Han çağdaş bir düşünür, 1959 doğumlu. Güney Kore asıllı, metalürji okuduktan sonra Almanya’ya göç etmiş. Berlin Üniversitesi’nde Kültür teorisi, sanat, estetik dersleri veren bir profesör.

Tags :

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir