“İDEALİSTLER ÖLÜMSÜZDÜR.”

DR. MUSTAFA TATCI SÖYLEŞİSİ 3. BÖLÜM

 

İdealistler ölümsüzdür. Ben bir idealistim. Büyük hayallerim var. Yanlış anlaşılmasın adım falan sokağa yahut filan okula verilsin diye bir idealim yok. Öyle bir şey değil. Benden sonra ne yaparlarsa yapsınlar çok da önemli değil. Fakat Türkiye’nin bir dünya devleti olmasını, Amerika’nın koltuğuna oturmasını, Türk Milletinin kendi değerleriyle dünyaya hükmetmesini, adalet ve tevhid bilincini yeryüzüne yaymasını istiyorum. Onun için çalışıyorum, başka bir derdim yok. İdealim ve duygularım bu. İnşallah bunu yaşatırlar büyüklerimiz, devletlilerimiz de öyle ölürüz. Umarım gözümüz açık gitmez.

Dr. Mustafa Tatcı hocamız söyleşisinin bu son bölümünde hangi şartlarda ve hangi saiklerle bir Türkolog olmaya karar verdiğini, idealizmini, çalışmalarının odağını ve seyrini, bir akademisyen ve bir kültür adamı olarak memleketin kültür hayatı ile ilgili hedeflerini anlatıyor.

Dr. Mustafa Tatcı
ABAD Blog için anlattı.
06.11. 2021

Nereden geldik nereye gidiyoruz. 

 

Ben İmam-ı Gazali’yi çok okudum. Çocuk denecek yaşlarda, anlamayacağım yaşlarda okudum. Kimya-i Saadet, Kırk Esas, Abidler ve Arifler Yolu… En çok etkilendiğim kitap Kırk Esas. Kırk Esas’ı okudukça benim sorularım arttı. Biz bu dünyaya neden geldik? Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Yani bizi çarpan soru bu. Nereden geliyoruz, neredeyiz, nereye gidiyoruz? Neredeydik, ne haldeydik, ne hale geldik, ne hale dönüşeceğiz? Bunun içinde tabi ölüm mevzu var, başka başka işler var. Ölüm mevzusunu düşündükten sonra ahiret, cennet, cehennem, kıyamet vs. gibi konuların hep örtülmüş olduğunu, yani İslam’ın bu yüzünün yani şeriat yüzünün örtülü olduğunu, ama hakikate açılan bir kapı olduğunu anlamış oldum. Dünya ahiretin tarlasıdır hadisi şerifine geldiğimde durakladım.

 

Açılın kapılar şaha gidelim…

Bahsettiğim dokumacı abilerimizden birine lisedeyken bu konuları sordum. O da kaçak güreşince tabiri caizse yakasını, gömleğini yırtmak zorunda kaldım ‘Ya söylersin ya söyletirim’ diye. Ondan sonra ‘açılın kapılar Şah’a gidelim’ dizeleri gerçek oldu. Açıldı kapılar: gönül kapıları. Ne demiş Yunus?: ‘Tabduk’un tapusunda kul olduk kapusunda Yûnus miskin çiğ idik piştik elhamdülillah’ . Oradan yavaş yavaş hiç kimsenin bilmediği, literatüre geçmeyen bir arifin kapısına doğru götürdü bizi gayretimiz, arzumuz, iştiyakımız. Onu da hayırla yad edeyim: Selbesoğlu Cemalettin Efendi. Eczacı olan ablamın da yakını olan bu zat bir de baktık ki Anadolu’da kepenek altında er yatan denilen cinsten bir şahsiyetmiş. Onun yanında, onun bilgisiyle, kültürüyle hemhal olmaya çalıştım. Buluştuğumuz zamanlarda konuyu döndürür dolaştırır Yûnus’a, Mevlana’ya getirirdi. Ama onlar tabi bir mastardır beni yetiştiren zatlar için, bir çıkış noktasıdır, bir sohbet vesilesidir. Esas sohbet vesilesi ise Hazreti Mısri Divanı’dır. Seneler sonra onun işaretiyle yetmiş bir nüshadan divan-ı ilahiyatı ortaya koymak nasip oldu. Bir de Muhammed Nur’ül Arabi şerhinin orijinalini yayınlama imkânı bulduk. Hep Selbesoğlu Cemalettin Efendi’nin işaretiyle oldu bunlar. Ama bu zatlar, af edersiniz, hiç piyasanın tanımadığı insanlar. Bugün şarlatan da çok. Anadolu’da bu damarı herkes bulmalı, bilmeli. Yani İslam’ın irfani geleneğini yaşatan gizli erler vardır bu âlemde. Devletliler, bürokratlar bunlardan istifade etmelidir. Bu çok önemli bir şeydir. Onunla otuz beş senemiz geçti. Benim naçizane çalışmalarımla- çalışmaların kıymeti harbiyesi yok belki- bu ansiklopedik bilgiler memleketime, milletime, kültürüme, insanlığa, İslam’a bir hatıra olarak kalır. Bir arkeolojik bilgi olarak, arkada kalmış bilgi olarak, insanlığa bir hatıra olarak kalır. Ama yaşayan bir kültüre dönüşmesi en büyük idealim.

 

 

 Ben Türkolog Olacağım. 

Benim matematik kafam yok, fizikçi, kimyacı kafam yok. Lisede matematik öğretmenim çok zorladı. Gel Mustafacığım matematik bölümüne, fizik, kimya bölümüne geç diye. Ben Türkolog olacağım dedim. Yani Türk Dili ve Edebiyatı tahsil edeceğim diye düşündüm. Hedefimde İstanbul Üniversitesi vardı. Bin dokuz yüz yetmiş yedi, yetmiş sekiz, henüz Ali Nihat Tarlan hoca rahmetli olmamıştı, o sene rahmetli oldu. Rahmetli Mehmet Çavuşoğlu hocamız, Âmil Çelebioğlu hocamız filan vardı. Ben bunların öğrencisi olacağım, hatta asistanı olacağım, hatta daha da ileri götüreceğim meseleyi diye aklımda vardı. İstanbul Üniversitesi nasip olmadı fakat ileriki zamanlarda onlardan tanıdıklarımız oldu. Hepsini rahmetle yad edelim. Âmil Çelebioğlu hoca ile can ciğer ahbap olduk. Mehmet Çavuşoğlu hoca asistanlık teklif etti. Bir hayli mektuplaştık. Bendenize yazdığı kartlar hala duruyor. Ama nasip olmadı. Ankara’daymış nasip, Ankara’ya geldik. Nasıl üniversiteye geçtim? Hiç kimseden torpil falan almadım, beklemedim. Üniversiteden mezun olduktan sonra memleketime gittim. Öğretmen oldum. Herkes gibi tayinimi bekliyorum. Rahmetli Sâmiha Ayverdi’nin çok sevdiği kitaplarında da ismi geçen, bayındırlık müdürü olarak çalışan bir Yahya Bey vardı. Benim de ahbabımdı, Yahya Bey’e gittim. Sen ne yapıyorsun Mustafacığım dedi? Abi tayin bekliyoruz, geceleri kitap okuyorum, gündüzleri çalışıyorum dedim. Olur mu canım sen git Ankara’ya, mastır yap dedi. Mastır nasıl yapılır, nasıl olunur filan bilmiyorum. Geldik biz Ankara’ya onun sözü üzerine. Meğer sınav açılmış, benim haberim yok. Başlamış müracaatlar. Girdik işte. Hatta jürinin de dikkatini çekmiş mülakatta sen nerede yetiştin diye sordu bir hocam. Ben köyde yetiştim dedim. Çok ahım şahım bir durumumuz filan olmadı. Sağ olsunlar o kadar kişinin içinde baya önemli şeyler söylemişiz ki dikkat çekmişiz. Bizim, üniversitede mastır maceramız böyle başladı. Bizi yetiştiren Selbesoğlu Cemalettin Efendi’de bin dokuz yüz yetmiş yedi yılında basılmış Kemali Efendinin bir divanı vardı. Onu bastıran kişi de rahmetli Menderes’in avukatlığını yapmış, Haluk Öztap adlı, yüz küsur yaşında geçen sene vefat eden bir abimizdi. Okuya okuya paçavrası çıkmış. Kitap paramparça olmuş. Mutlaka ciltçiye gitmesi lazım. Selbesoğlu Hazretleri aldı eline kitabı: ya oğlum bu çok kıymetli bir eserdir. Bunu bir cilt yaptırıver. Allah ecrini versin dedi. Bin dokuz yüz seksen beş… Eyvallah dedim hemen sözü haklamak için. Sözü haklamak diye bir tabir vardır. Büyükler küçüklere bir şey söylerse sözü haklaması lazımdır. Bunlar hep unutuldu şimdi. Hemen köyden Denizli’ye gittik. Bir Osmanlı cilt yaptırdım. O öyle geldi geçti. Sonra şubat tatiline geldik. O arada tayinimiz çıktı. Diyarbakır Silvan’da edebiyat öğretmenliği yapıyoruz. Geçerken mastır tezimi bıraktım, savunacağım. Ondan sonra Diyarbakır’a devam edeceğim. İkinci öğretim dönemi başlayacak. Savunduk, sınava girdik çıktık öğretmenlik yaptığımız Silvan’a döndük. Arkadan birkaç hoca aradı öğretim görevliliği sınavı açtık derhal gelmelisin diye. Bu sefer bize ulaşamamışlar. Benim adıma her şey yapılmış, edilmiş, kılınmış. Geldim ki öğretim görevlisi olmuşuz.

 

Yani mezuniyetimin on birinci ayında öğretim görevlisi oldum. Ve on ikinci ayında da derslere girmeye başladım. Daha dünkü çocuğum, derslere girmeye başladım. Hazreti Kemali’nin divanının cildinin yapılmasıyla torpili ilahi işlemiş oldu. Hiçbir kimseden torpilimiz yok Cenâb-ı Hakk’ın nusreti, inayeti dışında. İnşaat işçiliğinde ne kadar başarılı olduysak yazarken çizerken de, üniversitede çalışırken de o kadar gayret ettik. Başarılı olduk mu olmadık mı bilemiyorum.

 

Hazarat-ı Hamsı, Sembollerin dili bilinmeden bu kültür yorumlanamaz.

Otuz altıncı senemdeyim bu sene. Emeklilik düşünmeye başladım ama benim emekliliğim söz konusu olmaz. Ben siz gelmeden önce de çalışıyordum Aziz Mahmud Hüdayi ile Üftade Hazretlerinin sohbetlerinde son merhaleye geldik, onlarla uğraşıyorum. Çalışıyorum çalışmaya devam edeceğim. Birileri iltifat edermiş, etmezmiş çokta önemli değil. İki bin yirmi bir senesini de Unesco Yûnus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli’yi anma yılı ilan etti malumunuz. Orada da kitaplarımız, çalışmalarımız var. El an baskıda kitaplarımız var. On, on beş cilde yakın Yûnus çalışmalarımız oldu. Bunlar o otuz altı senenin birikimidir. Ama YÖK’ten aldığım bir birikim değildir. Halktan aldığım, yoktan aldığım bir birikimdir. Bu acı bir gerçektir. Yani şu anda o Osmanlıdan, Selçukludan, Gazneliler döneminden, Hazreti Peygamber döneminden süzülüp gelen irfani kültür maalesef üniversitelerdeki hocalar tarafından verilemez haldedir. Bu kültürü yaşatmak lazım. Yûnuslar, Mevlanalar geleneksel bilgiyi yani sahabe kültürünü, sohbet kültürünü almayanlar tarafından çözümlenemez, anlatılamaz. Çünkü bizim edebiyat geleneğimizde, tasavvuf kültüründe hazarat-ı hams diye anlatılan bir konu vardır. Beş hazret yani bizim varlığımızdaki katmanlar. Biz dünya âleminde yaşarız. Hepimiz dünyaperestiz, dünyeviyiz. Yani elmayı elma gibi, armudu armut gibi, dağı dağ gibi, taşı taş gibi görürüz. Hâlbuki bir üst âlemde elma elma değildir, armut armut değildir, dağ dağ değildir, taş taş değildir. Yani Yûnus’un bahsettiği:

Dağlar ile taşlar ile  çağırayım Mevlâm seni

Seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlam seni

 Dediği dağ o dağ değildir, Tur ise nur olmuştur. Musa ise Muhammed’e yükselmiştir. Tur’u nur olanın, Musalıkta kalmasının imkânı yoktur. Muhammedi’dir artık o. Dolayısıyla âlem-i misal diye bir misal âlemi var. Hazreti Peygambere geliyor birisi. Yanında Hazreti Ebabekir de var peygamberimizin. ‘Akşam rüyamda kendimi süt içerken gördüm’ diyor. O ‘mübarek olsun’ diyor. Cevap bu. İlimle donanacaksın, süt ilmin sembolüdür diyor mübarek. Ballar balını buldum/Kovanım yağma olsun diyor Yunus. Buradaki bal Türkiye’nin veya dünyanın en kaliteli süzme balı değildir. Âlem-i manâdaki, âlem-i misaldeki baldır bu. İşte o balın, o yağın, o sütün peşine düşmeliyiz biz. Âlem-i misalde billurlaşan gerçeğin peşine düşmeliyiz. Bizim bu kültürümüz âlem-i misale, âlem-i gayba, âlem-i lahuta, âlem-i ceberruta ait hakikatlerin âlem-i dünyaya temessülâtı yani bizim âlemimize yansımış şekilleridir. Bu kültürü rüya tâbir eder gibi tâbir etmek icap eder. Bu bir tabir ilmidir. Onun içinde bu kültürü yorumlayan insanlara ihtiyaç vardır.

 

 

İyi bir iz sürücüsü…

Bendeniz aslında iyi bir iz sürücüsü idim. Fakat bu özellik yaşla da ilintili ve yaş geçtikçe dağılıp, dağılmamakla da ilgili bir şey. Tabi uzun bir dönem kütüphane kurdu oldum. Yazmalar içinde geçti ömrüm. Bunun bir kesileceği, biteceği nokta var. O noktayı aştık tabi. Çünkü mevcut birikimleri ortaya çıkaramadıktan sonra arkadan yeni yeni konularla mevzuyu genişletmek doğru bir şey değil. Çünkü ömrümüz belli, kapasitemiz belli. Şu anda ağrımayan yerimiz yok. Yaş altmış. Bu yaştan sonra çok şey yapamazsın. Dolayısıyla daraltmak lazım. Bir yol gösterici olarak büyüklerimizin bıraktığı yerden devam ettirdiğimi zannediyorum. Bir Yûnus kültürünün, bir Niyazi Mısri kültürünün, bir Şaban-ı Veli kültürünün, bir Vahip Ümmi kültürünün etrafında bir şeyler yapmaya çalıştık. Tabi yaptığımız çalışmalarda gösterdiğimiz hedefler var. Şunların yapılması lazım, bunların yapılması lazım diye gösterdiğimiz hedefler… Bunlar idarecilere kalmış bir şey. Gösterdiğimiz hedeflerden pek çok şey söyleyebiliriz ama bir tanesi çok önemli. Bazı yönetici kardeşlerimize de bunları konuştuk. Mesela irfan havzaları dediğim havzalarımız var bizim. Osmanlı coğrafyasında-hiç ummazsınız- Antalya’ya bağlı olan, Elmalı ilçesi var. Eskiden Konya’ya bağlıydı. Antalya’nın yüz otuz kilometre kuzey batısında bir belde. Muhteşem bir havası var. On altıncı asrın ortalarında Yiğitbaşı Ahmet Marmaravi Hazretleri Vahib Ümmi hazretlerini yetiştirdikten sonra ona ‘evladım hadi sen memleketine git’ demiş. Elmalı olsa olsa otuz, kırk, elli bilemedin yüz haneli bir avuçluk köy o zaman. Vahib Ümmi Hazretleri bin beş yüz doksan beş senesinde vefat etmiş. Nasıl bir büyük bir şahsiyet ki etrafında halelenme oluyor Elmalı’da. Üç yüz, dört yüz sene yaşayan bir kültür. Ama Cumhuriyet döneminde bu Vahib Ümmi kültürü kesintiye uğramış. Divanını yayınladım bendeniz. Sekiz yüz sayfa… Yûnus Emre izinde şiirler yazmış. Hazreti Mevlana Divan-ı Kebir’i yazmasaydı, Mesnevi-i Şerifi yazmasaydı, Konya Büyük Şehir Belediyesi’de bunu basmasaydı Mevlanalığından bir şey mi kaybedecekti?. O değer Allah indinde bir değerdir. Bu zatlar kitabı olduğu için değerli değildirler. Kitap veya üretilen herhangi bir şey onlar için çocuk oyuncağı. Vahib Ümmi için de böyle, onun yetiştirdikleri için de böyle. Yûnus divanını veya şiirleri ortaya koymasaydı Allah indindeki Yûnusluğu, değeri bir gram eksik olmayacaktı. Ama iyi ki bunlar bize bir manevi miras bırakmışlar. Bunun bir dil değeri var, bir manâ değeri var. Dilden manâya yol gidiyor. Bir davranış değeri var. Manâyı yaşamadıktan sonra davranış haline getirmedikten sonra bunun kıymeti harbiyesi yok. Bunu Konya zaten yapıyor. Her belde de, İstanbul’da, Ankara’da, Elmalı’da, Kars’ta, Iğdır’da, Ardahan’da, Edirne’de o kadar el değmemiş insanımız var ki… Anlatılacak öyle kültür unsurlarımız, kültür adamlarımız, irfan adamlarımız var ki. Tabi ben kültürü irfani boyutta da ele alıyorum. E bunları kim değerlendirecek?

 

 

İdealistler ölümsüzdür.

İdealistler ölümsüzdür. Ben bir idealistim. Büyük hayallerim var. Yanlış anlaşılmasın adım falan sokağa yahut filan okula verilsin diye bir idealim yok. Öyle bir şey değil. Benden sonra ne yaparlarsa yapsınlar çok da önemli değil. Fakat Türkiye’nin bir dünya devleti olmasını, Amerika’nın koltuğuna oturmasını, Türk Milletinin kendi değerleriyle dünyaya hükmetmesini, adalet ve tevhid bilincini yeryüzüne yaymasını istiyorum. Onun için çalışıyorum, başka bir derdim yok. İdealim ve duygularım bu. İnşallah bunu yaşatırlar büyüklerimiz, devletlilerimiz de öyle ölürüz. Umarım gözümüz açık gitmez. Tevhid bilincini hal ve yaşantı haline getirmek.. ‘gönüller yapmaya geldim ‘diyor Yûnus. ‘Kitaplar yazmaya geldim’ demiyor. Hassaten suyun başındaki arkadaşlara, valiliklere, kaymakamlıklara, belediyelere ve kültür müdürlerine çok iş düşüyor burada. Bunların hadlerini, o koltuklara neden oturduklarını bilmesi lazım. Yani herkes, her başkan kanalizasyon teşkilatının en şahanesini yapabilir. Ama kültür üretmek çok zordur. Önce kültürlü olmak lazımdır. Bu işler falana ihale etmekle olmaz. Arayıp bulacaksın, ayaklarına gideceksin.

Diğer Yazıları

YERYÜZÜNDE YALINAYAK

İçten dışa, dıştan içe; seferlerimiz... Yeni yılın ilk yazısı Leyla İpekçi'nin kaleminden. Dünya, bütün hikayemiz burada, yol arkadaşlığımız. Çıkıp gidemeyeceğimiz içimiz dışımız. Kimine cife, zindan, cehennem. Kimine cennet. Kimine ateş [...]

BENLİK KİBRİ; ÖĞRENMENİN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL

Ben bilirim egosu. Bilmeyi kartvizite, unvana, diplomaya, sertifikaya sıkıştırmak.  Kendimizi bilmekten, varlığa faydalı olmaktan çok adımızdan söz ettirmek, unvan, itibar, makam için  öğrenmek. Leyla İpekçi öğrenmenin, bizi aslımızla sürekli irtibat [...]

ÖĞRENMEK KALPTEN KALBE GEÇİŞTİR

ABAD Blog'da Genç Bilgeler diye bir köşemiz var. Leyla İpekçi'nin iki yıl önce kaleme aldığı ama hala dün yazılmış gibi güncelliğini koruyan bu çok önemli yazı dizisinden derlenen kesitler işte [...]

ÇÜNKÜ HARFLERDE “İNSAN” SAKLIDIR

"Yazarken hep sevdiğimle beraber olmak için yazarım. Aşk duygumun tecellisi bu yüzden yazmakla zuhur eder. Yıllar içerisinde dünyaya, hayata ve insanlığa dair en dip manâları hep kalemimin ucundan sayfalarıma indirdikçe [...]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir