OCAKTAN BUCAĞA

Yabandasın evin yok bir yanmış ocağın yok.
Issız dağın başında mihmânı arzularsın.

Gönül ocağında bir parça kor varsa insan yabanda değildir. Issızlık aşksızlıktır. Ocak yanan evin dumanı tüter, konuk gelir. Orada aşk da vardır meşk de. O yüzden Akif en bahtsız en kara günlerinde dahi memleketin kaderini son bir ocağın tütmesiyle bir görür. Ocak tütüyorsa ümit vardır. Harun Sarıgül edebiyatımızda oldukça zengin anlamları olan güçlü bir metaforu bizler için açtı, yakınlaştırdı. İlgiyle okunacak bir yazı.

Harun Sarıgül
ABAD Blog için yazdı.
03 Kasım 2021

Anadolu kültürü deyince aklımıza sayısız şey gelir. Anadolu ifadesi, onun içinde yaşayan her insan için ayrı şeyleri çağrıştırır ve hatırlatır. Benim aklıma en başta “ocak” ifadesi gelir. Ateşin harlandığı, yemeklerin yapıldığı ve yuvaların ısıtıldığı o ocaklar gelir. Eski evlerin köşelerinde ya da tek gözlü evlerin ortalarında yakılan, içindeki ateşle tüm evi ısıtan, çoluk çocuğun karnını doyurmak için nice aşların, çorbaların yapıldığı ve ardından büyüklerden hikâyeler dinlenilmek için başına toplanılan ocaklar; kışın soğuğundan, ıslaklığın yorgunlaştıran halinden ve yalnızlığın üşüten titreyişlerinden bizi koruyan ocaklar…

 

Anadolu, başlı başına bir ocak kültürüdür desek yeridir. Düğünü olsa ocak kurulur, ölüsü olsa ocak kurulur, toyu olsa ocak kurulur, çocuğu doğsa, dağa çıksa, yabana gitse, yolda kalsa ocak kurulur. Çocukluğumuzun geçtiği dağ köyünde gezerken hemen her yerde karşımıza üç tane taştan çatılmış küçük ocaklar çıkardı. Hemen ihtimalleri sıralardık; kara demlikte çay demlemiştir, pattes veya mısır közlemiştir, keklik kızartmıştır, yağmurda ıslanan üstünü başını kurutmuştur; ya sürüye kurt girmesin diye ya da gece ayazından korunmak için yakmıştır. Kısaca hayatını devam ettirmek için gereken birçok şeyi ocak sayesinde yapmıştır. Bu sebepten olacak ki Anadolu insanı ocağa türlü manalar yüklemiş.

 

Ocak deyince zihnimizde beliren asıl şey ise ateş ve onun yaydığı sıcaklıktır. Ancak buradaki sıcaklığı sadece gerçek anlamıyla değil mecaz anlamıyla da düşünmek lazım. Zira Anadolu insanı hane ve ev için de ocak kelimesini kullanır. Aile olma kavramını ocağın sıcaklığıyla anlatarak bir evin muhabbetinden doğan sıcaklığın yüreklerini nasıl ısıttığını bu şekilde ifade eder. Aynı çatı altında olmayı, aynı tastan aş yemeyi, hayatın sıkıntılarını aynı omuzla kaldırmayı, saygıyı, sevgiyi, birliği, muhabbeti, cömertliği, hoşgörüyü, misafirperverliği bu sıcacık ocaklarında yaşamış ve yaşatmış. Varlığa ve insanlığa olan ilgisini ocağın sıcaklığına benzeterek yeni yeni anlamlar yüklemiş. Buradaki derin ve sıcak hissiyat zamanla dilimizin imkânlarına dâhil edilerek mecaz veya deyimlere de dönüşmüş.

Her ne kadar şehirlerimizde artık bunların gerçek hayattaki karşılığı görünmese de “Ocağın tütmesi” bir hanede insanların yaşadığının, orada aş piştiğinin ve yaşam olduğunun yegâne göstergesidir. Yani hayatın ve varlığın bir yerde tezahür etmesi için orada bir ocağın olması, onun yakılması, tutuşturulması gerekmektedir. “Ocağı sönmüş” ifadesi de bunun tam aksini, hiçbir hayat belirtisinin kalmadığını, yokluğu veya terk edilmişliği beyan eder. “Ocağı batmak, ocağına incir ağacı dikmek, ocağı kör kalmak ve ocağı yeşertmek” gibi deyimler de dilimizde sıkça kullanılan ocaklı deyimlerdendir. İnsanımız yuvasını, hanesini ocak kavramıyla öyle bir bağdaştırmış ki beddualarına bile sirayet edecek kadar önemli anlamlar yüklemiş. Kültürümüzde beddua etmek pek hoş karşılanmaz ama insan sabrının artık bittiğinin de bir göstergesi olmuş. “Ocağın sönsün, ocağın batsın, ocağından ayrı düşesin, ocağından bucak olasın” gibi beddua veya kargışlar aklımıza ilk gelenler arasında.

 

Anadolu insanı ocak kelimesini toplum açısından birlik ve beraberlik anlamlarının yanında; bir bilgi ve disiplinin doğduğu yeri veya kaynağını ifade etmek için de kullanmış. Özellikle askeri ve irfâni bilginin zuhur ettiği bu yerleri tanımlarken karşımıza yine ocak kelimesi çıkar. Bunun en bilinen örneği, Osmanlının en seçkin ordusunun yetiştiği Yeniçeri Ocağı’dır. Bu sistem içerisinde yer alan Acemi Ocağı ve Oğlanlar Ocağı gibi kurumsal birimlere de isim olmuş bir kelimedir ocak. Enderun’ a bağlı bu ocaklardan yüzlerce eğitimli asker veya devlet adamı yetiştirilmiştir. Anadolu’nun bir zamanlar ekonomik hayatını şekillendiren Ahilik teşkilatı da Ahi Ocağı diye ifade edilir. Ahlaki ve sosyal anlamda ise toplum hayatına hem madden hem de manen nitelikli insan yetiştiren ocaklar aklımıza gelir. Varlığa hizmet etmeyi Hak’ka hizmet etmek olarak gören, kişinin kendini bilme yolundaki eğitiminin tamamlanmasına yardımcı olan irfân ocakları: Yesevi Ocağı, Bektaşi Ocağı, Yunus Ocağı ve daha birçokları… Anadolu; İnsana, hayvana, bitkiye kısacası tüm varlığa hizmet eden, yaratılmış olanlara yaratanın hatırı için hoş bakan, toplumu hem manen hem de fiziken ihya eden iyi eğitimli kişilerin yetiştiği kaynağı ifade ederken de yine ocak ifadesini kullanmış. Evin içindeki ocak evi ısıtırken, sarmalarken, himaye edip yetiştirirken bu irfan ocaklarında yetişen kişiler de aynı şekilde iklimleri, coğrafyaları ısıtmış ve ev için ocak ne ise onlar da dünya için o anlama gelmeyi başarmışlardır. Adı unutulmuş yüzlerce gönül eri, bu ocaklardan aldıkları sevgi, bilgi ve varlığa hizmet ateşini, dünyanın dört bir tarafında yanmayı bekleyen gönüllere ulaştırmış, varlığın kavgasıyla üşüyen yürekleri yine bu ocaklardan tüten aşkın ve muhabbetin sıcaklığı ile ısıtmışlardır. Öyle bir sıcaklığa ocaklık etmişler ki, taşıdıkları bu ateş, asırları, çağları aşmış; zamanın eskitemediği ve söndüremediği bir hale bürünerek günümüz insanına kadar ulaşmıştır. Gönül ateşinde pişen dert, kömür ateşinde pişen etten daha lezzetlidir diyerek insanı hakikatinden ayıran şeyleri bir kenara bırakmış ve onu kendisini bilmeye davet etmişlerdir. Ocağı (yakını) bucak (uzak) eylememişler, gelin tanış olalım işi kolay kılalım demişlerdir.

Diğer Yazıları

KENDİMİZİ TANIMADAN

Bir zamanlar Delfi tapınağında kadim kültürlere mal olmuş bir aforizmanın asılı olduğu söylenir; "Gnothi Seauton",  latinler ise "Nosce te ipsum" dermiş buna; "Kendini bil, kendini tanı". Tüm bilgelik gelenekleri insanı [...]

TÜRKÜ TADINDA

Sevmenin bin türlüsü var. Herkes kendince, kendi dilince, kabınca, meşrebince sever. Mühim olan sevmenin senden, benden, tenden geçirmesi, benlik çekirdeğinden aleme bir pencere açması. İnsan kendinden, bu dünyadan severek çıkar [...]

SUSUNCA KELİMELER

Bir susma yazısı. Harun Sarıgül'in kaleminden. Zor olanı başarıyor, harflerle, kelimelerle, sessizliği, susmayı anlatıyor. Oğuz Atay'dan, Necip Fazıl'dan, Orhan Veli'den. Edebiyatın seslerinden. Bir kez de Hazreti Mevlana'nın irfanına sunuyor sözün [...]

YUNUS EMRE DİZİSİNE DAİR

“Yunus Emre Aşkın Yolculuğu” televizyon ekranlarında az gördüğümüz türden iyi hazırlanmış, üzerinde hassasiyetle çalışılmış emek mahsulü bir diziydi. Danışmanından oyuncusuna işini severek yapan insanlar diziyi kıymetlendirmişti. Sadece Türkiye’den değil Meksika’dan, […]

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir