GÜLHANEDE BİR AZİZ; ÜNSİ HASAN ŞABANİ (KS)

Ayşe Nida Karakoç’un akıcı anlatımıyla İstanbul kültürüne mal olmuş Niyazi Mısri, Karabaş-ı Veli ile aynı çağda yaşamış, 1724 yılındaki vefatına kadar Gülhane’deki Aydınoğlu tekkesi postnişini olarak bir çok mana evladı yetiştirmiş Ünsi Hasan Şabani Hazretlerini okuyacağız bugün. İnsan kulaktan beslenir. Mana kulaktan başlar, önce işitmeli, işitmek içinse yaklaşmalı diyor Nida Karakoç; bir bağ, bir ünsiyet kurmalı, talep etmeli, vesile bulmalı,  uzatılan ipi tutmalı. Ünsi Hasan Şabani Hazretlerinin asırlar evvelinden uzattığı mana ipinin bir ucunu bağlıyor ABAD Blog sayfalarına. Bir Aziz’in hayatından kesitler sunuyor.

Ayşe Nida Karakoç
ABAD Blog için yazdı.
19 Aralık 2021

İşitin ey yarenler. Önce ses var. İnsan kulaktan beslenir. Önce işitiriz, işitmek için kulak vermek gerek. Ardından içimize bir tohum gibi düşen sesler orada açılır bir mananın peşine düşer.  Göğsümüze ekilen bir tohum gibidir mana. Herkes kendi mana lokmasını yutar. Kendi kursağımızda hazmettiğimiz o mana biriciktir. Bize özgüdür. Kendi dünya hikayemiz içinde yoğururuz onu.  Sonra o ses içimizin duvarlarına çarpar, çoğalır, çağrışımlarla yankılanır. Yeni anlamlarla birleşir, yeni anlamlara kavuşur. İşte böylelikle, her kelime, her sinede farklı bir anlam kazanır.

Erenlerin sözleri canlıdır, zamansız bir yerden söyler dururlar diri sözlerini. Bir kulağa değdiğinde oradan cana yol bulurlar ve açılacağı günü beklerler. Duymak için kulak vermek gerek, duymak için yaklaşmak gerek. Kuyudan çıkmak için bir ipe tutunmak, vesileye sarılmak gerek. Aslında onların sözleri biz de gizli olanı hareket geçirir. O zaman hareket başlar, ruh raha düşer, yürümeye başlar, insan kendine varan yola ilk adımını atar. Kamil insan ile ünsiyet kurarak varlığı, kendini anlamlandırmaya daha da yaklaşır insan. Kamil insana yaklaşarak, kamil insan ile ünsiyet kurarak aslında kendi içine, kendi özüne yaklaşır çünkü. Aradığı diyar içidir insanın, her ne arar ise içindedir. Niyazi Mısrî der ki:

“Sen seni bilmek necâtındır senin

Gayre bakma sende iste sende bul”

Nereye meyl edersek, oraya yaklaşacağız, meylimiz dünyaya ise dünya sinecek üstümüze. Meylimiz içimize olursa kendimizi, varlığımızı, gayemizi anlamlandıracağız. Ya tenimizi cân, ya da cânımızı ten edeceğiz, hangisine meylettiğimize bağlı olarak. Mısrî’nin dediği gibi, kendimizi bilerek necât bulacağız.

Hazreti Mısrî gibi nice kâmiller seslenmekte asırlardır, hiç durmadan, “Yaklaş,” diye. “Yaklaş.” Hazreti Mısri ile aynı çağda yaşayan erenlerden biri de Hasan Ünsi Şabani olarak bilinen Şeyh A’rec Hasan Ünsi Hazretleridir. (1646-1723). Sultanahmet’ten Eminönü’ne doğru inerken solda kalan, Gülhane parkının taş duvarlarının hemen karşısında, küçük bir kabristan vardır. İçinde de taştan bir türbe. O türbede adında bile “ünsiyet” bulunan, “Yaklaş,” diye seslenen bir zat medfundur. Hasan Ünsî…

Bu yazıyı yazmaya niyet edip, Hasan Ünsi’nin menkıbelerini okumaya başladığımda bana da “Yaklaş,” dedi sanki, biraz daha yaklaş. Küçücük, babasının omzunda İstanbul’u gezen bir çocukken, defalarca gitmişimdir Hasan Ünsi türbesine. Türbe kabristanın içinde olduğundan, türbeyi ziyaret edebilmek için, önce kabristanın kapısından bir girmek lazımdır. Ama işin garibi, bu yaşıma kadar, ne zaman gidersem gideyim “Ya kabristanın kapısı açık olmaz, ya kabristan açıktır da türbenin kapısı kapalıdır, ya bütün kapılar açıktır ama ben o sırada tramvaydayımdır ve bir yere yetişmeye çalışıyorumdur.”   Kapılar iç içe. Her kapı bir diğerine açılıyor. Birini açtığında yolun sonuna geldiğini düşündüğün anda önünde yeni bir menzil, yeni bir kapı, yeni bir yol beliriyor. Daha gidecek yol var der gibi. Hakka giden rahın sonu mu olur.  Yolda olmak, kapının önünde olmak, kapıyı çalmak, hazır beklemek asılmış meğer.

Bu kez niyet edince, sanki bana “Yaklaş,” dedi içimdeki hazret, bu sefer biraz daha yakına gelmemi istedi sanki. Bu kez türbeye vardığımda hem cümle kapısını hem de içteki diğer kapıyı, türbe kapısını açık buldum. Meğer o gün kabristanda yapılacak işler varmış, ve ilgili kişiler bunun için açmışlar her yeri, ben de tam bunun üzerine denk gelmişim ki, türbenin içine kadar girmek nasip oldu. Aklıma Mustafa Tatcı hocamın şu dizeleri geldi:

Kapıya kadar geldin

Durma içeriye gel.”

 

Sen mi Geldin, Onlar mı Getirdi?

“Mürşidi olmayanların mürşitleri şeytan imiş”, bildikleri de güman imiş. Yani kesin olmayan, ispat edilmemiş, şüpheli bilgi.

Tıpkı şu yukarıda anlattığım anının da hissettirdiği gibi, insanın iyi bellemesi lazım, getirenin de götürenin de O olduğunu. Nitekim Hasan Ünsi’nin şeyhi Karabaş-ı Velî hazretlerine intisâbı da bir tevafuk ile oluyor.  Hasan Ünsi, İstanbul’da müderris ve birçok talebeye ders verir iken, Ali Efendi namında bir ahbabı gelip Hasan Ünsi’ye, Üsküdar’a Karabaş-ı Veli adında bir zatın geldiğini, riyazet ehli, hal sahibi bir zat olduğunu, bir gidip görmenin iyi olacağını söylüyor. Böylelikle birlikte Karabaş-ı Velî hazretlerinin huzuruna çıkıyorlar. Hazret karşısında Hasan Efendi’yi görünce, “Ne zamandır sizi beklerdim,” buyuruyor, sanki Karabaş-ı Veli’nin Hasan Efendi kendi varmamış da o kapıya çekilmiş gibi. Karabaş-ı Veli’nin elini öpüyor, hürmet gösteriyor. Ali Efendi de bu sırada yanlarında, şaşırıyor bu hali görünce. Koca müderristen beklenmeyecek hareketler bunlar diye düşünüyor da, beklenirmiş meğer. Ne yaptıysa Hasan Efendi’yi İstanbul’a, medresedeki hücresine, talebelerine ve müderrisliğe dönmeye ikna edemiyor. Hasan Efendi atıveriyor hücresinin anahtarını:

“Al Bakalım Ali Efendi, hücrem de kitaplarım da senin olsun, ben artık dönmeyeceğim, burada kalacağım,” diyor arkadaşına. Orada kalıyor sonra, şeyhi buyurmadan hiç çıkmıyor dışarı. Şeyhi ne buyurursa o. Erenler ne der ise “Eyvallah” demeli, ne verir ise almalı imiş.

Ancak Şeyhim Dilerse

Gelip meykede-i ‘aşka ede nûş kim ki peymâne

Reh-i  Hakk’a yürür doğru özün salmaz o yabâne

Şeyhi söylemedikçe çıkmıyor dışarı Hasan Efendi dedik, ancak şeyhi buyurunca çıkıyor. Bir haber geliyor bir gün dergâha: Sultan 4. Mehmed’in çuhadarı Kara Mehmed Ağa’nın dizlerine bir ağrı saplandı, yerinden kalkamıyor, Karabaş-ı Veli ya kendisi lütfetsin, ya da bir halifesini çuhadarın şifasına dua etmeye yollasın diye. Hasan Efendi’ye veriyor bu vazifeyi Karabaş-ı Veli. Hasan Efendi saraya gidiyor, çuhadar Kara Mehmed Ağa’ya dua ediyor ve iyileşeceğini müjdeliyor, daha Hasan Ünsi odadan bile çıkmadan hastanın ayağındaki ağrı geçiyor, rahatlamaya başlıyor. Birkaç güne de kendisini iyice toparlayınca saraydan bir haber yollanarak Hasan Ünsi’nin Harem-i Hümayun’da vaaz etmesi isteniyor. Hasan Ünsi ne diyebilir? “Şeyhimden izin almayınca olmaz, buraya bile onun izniyle geldim,” diyor elbette. Şimdi burada bir acayiplik var. Saray, dolayısıyla padişah istiyor bunu Hasan Ünsi’den. O da “Şeyhim dilerse,” diyor. Padişah sarayı, devleti temsil ettiğine göre, o dilemedikten sonra harekete geçilmeyen Karabaş-ı Veli kimi temsil ediyor? Belki de bir düşünmek lazım. İçerde bir hakimin dışarda bin hakim olduğunu, dünya padişahının da mana padişahından ayrı olmadığını…

 

Sırr-ı Hudâ’ya Riyazet ve Mücahede İle Ulaştım

Hasan Ünsi dervişlerine şöyle dermiş: “Sizler hem rahat olalım, hem de hakikate erelim istersiniz.” Ama hakikate mücadele ederek erişilir der büyükler.

‘Aşk beni yıkdı yoğ etdi şöyle bir viraneyim ben

Yokluk ile giderek ben Kadir-i Subhân’a erdim

Tasavvufta halvet için, yani dervişin açılması için üç temel kuraldan bahsederler. Açlık, uykusuzluk ve zikir, tevhid. Hasan Ünsi’nin menakıbına bakınca bu kurallar gelir akla.

O, uyumamak için kendisini perçeminden tavana asar, bazen temreni alnına denk gelecek şekilde yere bir ok dayarmış. Aç kaldığı günler sırasında odasındaki ekmek kırıntılarıyla son anda helak olmaktan kurtulmuş.

blankBir İstihare

Etrafımızdaki her şey hakikate dair bir işaret, gördüklerimiz, bazen düşündüklerimiz, bazen bize söylenenler. Lakin çevremizde gördüklerimiz bizim anlayışımıza ve kabımıza bağlı olarak ancak Hasan Ünsi gibi erenlerin gözü kulağı Hak olduğundan onlardan her duyulan, her görülen dikkate alınmalı. Moskova seferi sırasında Baltacı Mehmed Paşa’nın kethüdası Osman Efendi bir hatası yüzünden hapse atılır.  Mahkum Osman Efendi Ahmed adında bir arkadaşına bir miktar para verir, bu parayı Hasan Ünsi’ye götürmesini, kendi ahvaline dair istihareye yatmasını iletmesini söyler. Ahmed Efendi parayı alıp Hasan Ünsi hazretlerinin huzuruna çıktığında ve arz-ı hâl ettiğinde Hasan Ünsi parayı kabul etmez. Çünkü Allah dostlarının davası ve hesabı yoktur ki, “Davası olanın manası olmaz” der erenler. Parayı kabul etmediği gibi istihareye yatmayı da reddeder. Ancak Ahmed Efendi’ye istihareye yatması için izin verir ve tabirini kendisi yapacağını söyler. Ahmed Efendi o gece uyuduğunda sabah namazına kadar rüya göremez, namaz vakti yaklaşırken bir rüya görür.

Ayasofya, ya da en az o kadar büyük bir caminin kubbesinden bir delik açılmış, oradan bir zincir sarkıyor, ucunda da kocaman bir taş var. Zincir yavaş yavaş çekilmekte iken camii içerisindeki cemaatten de “Allah Allah” nidaları yükseliyor. En sonunda zincir kopuyor ve taş da yere düşüp kırılıyor.

Ahmed Efendi Hasan Ünsi hazretlerinin huzuruna çıktığında sabah gördüğü için rüyayı düşten saymaz ve anlatmaz. Hasan Ünsi keramet göstererek “Kubbeden sallanan zinciri de mi görmedin?,” diye sorunca rüyasını anlatır. Hasan Ünsi bu rüyayı Osman Efendi’nin ahirete göçmesinin yakın olduğu ve hazırlık yapması gerektiği şeklinde yorumlar. Öyle de olur. Ağızdan çıkan kaderdir zira.

Hasan Ünsi’nin Celal Yüzü

Erenlerin cemali celallerine üstün olsa da, onların celalleri de insanın terbiyesi, eğitimi içindir. Hasan Ünsi, halife olduktan bir süre sonra o zaman pek viran olan Aydınoğlu Tekkesi’nde devam etmiş irşad faaliyetlerine. Hasan Ünsi, işte burada irşada devam ederken, devran ile zikir edilmesinden hoşlanmayan devrin Mustafa Paşa’sı tekkenin kapatılmasını emreder. O gece yastığa başını koyduğunda Mustafa Paşa’nın yastığı tutuşur, ne yapsa da buna bir çare bulamaz, Hasan Ünsi ile zıtlaştığı için bunun başına geldiğini anlar, Hazretten özür diler.

Yine bir gün bir kadın şifa duası etmesi için küçük bir çocuğu Hasan Ünsi’ye getirir, çocuk iyileşir, ancak kadın şeyhin okuyup üflemesini taklit edip bununla eğlendiği için uykusunda Hasan Ünsi gelip boğazını sıkar kadının. Ertesi gün huzura bir hediye ile çıkıp özür diliyor o da şeyhten.

Bir de hazreti inkar edip zıtlaşmaya devam edenler var ki, onlar da teker teker ölürler.  Bu hadiseden kısa bir süre sonra, hazretin postunun üzerinde aslan suretinde görünüyor.

 

Aydınoğlu Tekkesi

blankHasan Ünsi, bu tekke çok viran bir halde iken şeyh olarak gelmiş Aydınoğlu Tekkesi’ne. Defineye malik viraneler var demişler. Viranelerde de güneş doğar. Aydınoğlu Tekkesi’ne de Hasan Ünsi güneşi doğup abad etmiş orayı. Her güneş batar yenisi doğsun diye. Ne doğan var ne batan, ne gelen var ne giden. Kendinden başka… Hasan Ünsi Şabani Hazretleri de batacağı tarihi evvelinden bilenlerden, tayin edenlerden. Vefatından kırk sene önce türbesindeki sandukanın üzerine örtülecek örtüye nakşettiği bir tarih manzumesinde de vefat tarihini söylediği nakledilir. Münzevi ve terk üzere yaşadı. Bir çok mana evladı yetiştirdi.  Şimdi hemen hemen her zaman dış kapısı bile kilitli olan tekke, aslında küçük bir bahçe, hazire ve türbeden ibaret. O kadar da merkezi bir noktada ki, belki de o mütevazı duruşu sebebiyle fark edilmiyordur bile. Hasan Ünsi’yi ve Aydınoğlu Tekkesi’ni ziyaret etmek isteyenlerin ise, T1 tramvayının Gülhane durağında inip başını sola çevirivermesi yeter. İşte orada yatan Hasan Ünsi hazretleri. Oradan sesleniyor muhabbeti olanlara “Yaklaş,” diye.

Diğer Yazıları

YERYÜZÜNDE YALINAYAK

İçten dışa, dıştan içe; seferlerimiz... Yeni yılın ilk yazısı Leyla İpekçi'nin kaleminden. Dünya, bütün hikayemiz burada, yol arkadaşlığımız. Çıkıp gidemeyeceğimiz içimiz dışımız. Kimine cife, zindan, cehennem. Kimine cennet. Kimine ateş [...]

BENLİK KİBRİ; ÖĞRENMENİN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL

Ben bilirim egosu. Bilmeyi kartvizite, unvana, diplomaya, sertifikaya sıkıştırmak.  Kendimizi bilmekten, varlığa faydalı olmaktan çok adımızdan söz ettirmek, unvan, itibar, makam için  öğrenmek. Leyla İpekçi öğrenmenin, bizi aslımızla sürekli irtibat [...]

ÖĞRENMEK KALPTEN KALBE GEÇİŞTİR

ABAD Blog'da Genç Bilgeler diye bir köşemiz var. Leyla İpekçi'nin iki yıl önce kaleme aldığı ama hala dün yazılmış gibi güncelliğini koruyan bu çok önemli yazı dizisinden derlenen kesitler işte [...]

ÇÜNKÜ HARFLERDE “İNSAN” SAKLIDIR

"Yazarken hep sevdiğimle beraber olmak için yazarım. Aşk duygumun tecellisi bu yüzden yazmakla zuhur eder. Yıllar içerisinde dünyaya, hayata ve insanlığa dair en dip manâları hep kalemimin ucundan sayfalarıma indirdikçe [...]

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir