GÜL’E  YOLCULUK

Herkes bir güle yolcu. İçinde açılmayı bekleyen tek bir güle. Dr. Mustafa Tekçe okuyucuyu Kilis’ten başlayıp Sahaflar Çarşısı’na, Bab-ı Ali yokuşuna, Sultanahmet’e, buhur, kitap, gül ve eski zaman kokan çarşılarına, kütüphanelerine, kitapçılarına götürüyor.  İçinden Ferhat ile Şirin’in, Emrah ile Servi’nin kolkola geçtiği ve İbn-i Arabi hazretlerinin isminin anıldığı ve sonunda Amak-ı Hayale dalan sokaklarda hikaye tadında bir geziye çıkarıyor. Bir doktorun dilinden gerçek bir çocukluk hikayesi…İyi okumalar.

Dr. Mustafa Tekçe
ABAD Blog için yazdı.
10 Eylül 2021

Gül’e Yolculuk

 

Oldu olası kitaplara meraklıydı. Onun bu ilgisini ilk günden öğretmeni rahmetli Selahattin Şatır farketmişti. Bu nedenle Kemaliye İlkokulu’nda da devamlı kitaplık kolu başkanıydı. Çocukluk çağı kitaplarının nerdeyse tamamını okumuştu. Hz. Ali (K.V.)’ nin yiğitliğini; Kerem ile Aslı; Ferhat ile Şirin; Arzu ile Kanber, Emrah ile Selvi, Leyla ile Mecnun ve Aşık Garip’in hayatlarını anlatan kitapları daha ilk okul 3.sınıfında iken bile ezbere anlatacak kadar bilirdi.

 

Ortaokulda münazara ve bilgi yarışmalarının değişmez ismiydi. Bir kitap bulunca onu okumadan rahat edemez kitaplıklar ondan sorulurdu. Kilisin çok zengin bir kütüphanesi vardı. Soğuk kış günlerinde çıtır çıtır zeytin odunlarıyla yanan sıcacık dev bir sobayla ısınan Şehrin Kütüphanesi onun nerdeyse hergün uğrak yeriydi. Burada Kemalettin Tuğcu, Abdullah Ziya Kozanoğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Oğuz Özdeş, Enver Behnan Şapolyo’ nun tüm kitaplarını okudu. Derken o yıllarda aniden moda olan Kerime Nadir, Muazzez Tahsin, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Esat Mahmut Karakurt’un eserlerini okumaya başladı.

Babasının yakın tanıdığı Kütüphane  Müdürü’nün teşvikiyle daha ziyade edebi eserlere yöneldi. Halide Edip Adıvar,  Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin’in eserlerini okudu. Kilis’te köprübaşında kitapçı olan sinemacı Ebe Hanımın oğlu olan Mazhar Bey’in yönlendirmesiyle klasik kitapları okumaya başladı. Şolohov’un ‘Ve Durgun Akar Don’, Tolstoy’un Anna Karenina, Balzac’ın Vadideki Zambak, Goriot Baba, Köy Hekimi eserlerini de kütüphanede okudu.  Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü’nü de kitapçı Ahmet Emmiden,  Teksas, Tommiks’leri de Toto Kemal Eren’den satın alıyordu.

 

Kütüphane Müdürü kolay kolay kimsenin evine kitap vermezdi ama o sırada çok aranan Çalıkuşu’nu bile kendisine onbeş günlüğüne emanet olarak vermişti. Artık kütüphaneye  gelmediği günler için geldiğinde “evladım kaç gündür neredeydin?” diye sorardı. Çıt çıkmayan bu disiplinli Kütüphanenin raflarındaki kitapların arasında gezinir onların kokusunu ciğerlerine çeker, hiç kimsenin elini sürmediği, daha sayfaları bile açılmamış kitapları bulur, sayfalarını müsaade isteyip babasının yapıp kütüphaneye hediye ettiği kitap bıçağıyla itinayla açar, onları bağrına basarcasına okur, okurdu.

 

Kütüphanenin kitaplarının isimleri ile kayıtlı olduğu yerleri, rafları gösteren  çekmeceleri açar ortasından bir şiş geçen kartları tek tek tarar, tarar, neyin nerede olduğunu öğrenmeye çalışır, hatta zaman zaman kütüphane müstahdemi hemen karşıdaki Çalık Camii’ne namaza gittiğinde o gelinceye kadar Müdür Hasan Efendi istenen bir kitabı ondan rica ederdi.

 

Bazı kitaplar yırtık ve hasarlı olduğunda o zaman Hasan Efendi koluna geçirdiği nerdeyse dirseklerinin üstüne kadar uzanan siyah bez kolluklarını takar, kitabı incitmeden bir canlı gibi tutar, özenle tamir eder, yapıştırır, bazen de evine götürür, orada epeyi tamir ederek bir iki hafta sonra geri getirirdi.

 

Ortaokuldan mezun olup Liseye geçtiği yaz tatilindeydi. Okul birincisi olduğundan ailesi ona mükâfat olarak İstanbul’a gezmeye gitmesini, bu sayede hem özgüven kazanmasını,  ayrıca lise derslerine yardımcı olacak kitaplar almasını da söyleyerek bir seyahat planladı.

 

O yıllarda İstanbul’a gitmek rüya gibi bir şeydi. Çok heyecanlanmıştı. İstanbul’u, denizi görmek, Topkapı sarayını gezmek,  Galata köprüsünden geçmek, adını bütün kitapların üstünde okuduğu Bab-ı Ali’yi, Ankara Caddesindeki kitapçıları, Süleymaniye, Sultanahmet Camilerini, rüyalarını süsleyen İstanbul Üniversitesi’ni, Kapalıçarşı’yı, Yeni Cami’nin önündeki güvercinleri, Eyüp Sultan’ı, Beyoğlu’nu, Boğaziçi’ni şimdiye kadar  ancak filmlerde gördüğü yerleri görecek olmanın düşüncesi bile onu heyecandan yerinde duramaz bir hale getirmişti. Gideceği günü iple çekiyordu. Herkese tek tek İstanbul’dan bir isteği olup olmadığını soruyordu.

 

İşte böyle bir zamanda Kütüphane Müdürü Hasan Efendi onu yanına çağırdı.

– Oğlum  eğer sana yük olmayacaksa çok kıymetli bir kitap var. Ama darmadağınık. Bunu sana vereyim. Cağaloğlu’nda meşhur bir adam var kitap hastanesi diye de söylenir. Benim tanışım olup kıymetli bir insandır. Onun yanına var ve bu kitabı ona ver, tamir olunca o bize yollar. Şu mektubu da ona ver. Ayrıca Cağaloğlu’nda alacağın ders ve kitaplar için sana yardımcı olur, fiyatlarında tenzilat da yaptırır dedi. Daha sonra hem mektubu hem de sıkı sıkı ambalajlanmış bir kitabı adresiyle birlikte eline tutuşturdu. Saygıyla emanetleri aldı. Hasan Efendi’nin ve Tahir Efendi’nin elini öperek onlarla vedalaştı. Uzaklaşırken hafifçe arkasına döndüğünde kendisine dua ettiklerini gördü.

 

İstanbul’a uzun bir otobüs yolculuğuyla vardı. Harem’den araba vapuruyla Sirkeci’ye geçti oradan da otobüsün son durağı olan Laleli’ye… Hemen otobüs yazıhanesinin bitişiğindeki kendisine tarif edilen babasının arkadaşı olan Hacı Mustafa Cümbüş’ün Altın Palas Otelini buldu. Ona amca ben tüfekçi Hacı Hikmet Tekçe’nin oğluyum diye kendini tanıttı. Hacı amca onunla ilgilendi. Oğlum her hangi bir sıkıntın, soracağın bir şey olursa biz hazırız dedi. Mustafa teşekkür etti. Gideceği yerleri sordu. Tarifi iyice öğrendi. Az sonra da oteldeki odasına yerleşti. İlk işim inşallah şu emanet kitabı ve mektubu yerine götürmeliyim diye mırıldandı.  Vakit iyice geçmişti. Büyük adam gibi hele yarın olsun hayrı beraber olsun dedi yüksekçe bir sesle.

 

O akşamüzeri Sultanahmet Camii’nin yerini sorarak öğrendi, yatsı namazına oraya kadar yürüyerek gitti. Giderken her tarafa hayran hayran bakıyordu. İstanbul Üniversitesi’nin kapısını gördüğünde çok heyecanlandı. Sanki tarihte yolculuk yaparak ulaştığı Sultanahmet Camii’nde bir turistin kubbenin altında yatarak o ihtişamı seyrettiğini görünce kendisi de uzanarak hayranlıkla seyre daldı. Yatsı namazında koca camide çok az bir cemaatle imamın arkasında namaza durdular. Sonradan adının Gönenli Mehmet Efendi olduğunu öğrendiği yaşlı imam, namaz bittiğinde kendisinin hal ve hatırını sorarak çay ikram edip, hayır duada bulundu. Neş’e içinde otele döndü.

 

Ertesi sabah erkenden otelden çıktı. Laleli’de Kilisli meşhur Kelleci Mahmut’un yanında bir çorba içti. Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi’nin muhteşem kapısı önünde dakikalarca durdu. Kendi kendine üniversiteyi burada okumalıyım inşallah diye söz verdi.   Sahaflar çarşısından, Kapalıçarşı’dan, Mahmutpaşa’dan geçerek yürüyerek Sirkeci’ye geldi. Sonra Bab-ı Ali yokuşundaki kitapçılara meraklı gözlerle bakarak yokuşu yavaş adımlarla tırmandı. Sorarak Nuruosmaniye Caddesi’ne döndü, 19 numaradaki adresi bulduğunda neredeyse öğle olmak üzereydi. Buranın tabelası çok enteresandı.

 

Kitap Şifahanesi

Mücellidhane-i Hâdi

Hizmetkâr

Abdulhâdi Bol

İşte her şey o gün Hadi Bey’in mücellidhanesinin kapısından içeriye girmesiyle  başladı.

Küçük bir kapıdan geçerek içeriye girdiğinde gördüğü manzaradan şaşkına döndü. Burası oldukça geniş bir alana yayılmış halde; bir köşede  kaynayan mercimek tutkalı, zamk bidonları, binlerce yığılmış kitap, mürekkep tenekeleri, deri ve eski kitap kokularıyla, pek çok alet ve makinalarla dolu bir atölye idi.  İçerde belki on-onbeş kişi harıl harıl çalışıyordu. Bir yığın basılı yazıyla dolu iki gazete büyüklüğündeki sayfalar bükülme, katlanma, kırılma, destelenme, sıralanma, dikilme, kesilme, ciltlenme ve kapak geçirme işlemlerinden geçiyordu. Her kademede birileri  durmaksızın çalışıyor, böylece üst üste yığınla duran basılı kağıtlar zamanla kitap haline geliyordu.

 

Selam verdi.. Hadi Bey’i sordu. En arkada camekânla çevrilmiş bir bölümü işaret ettiler. Kitap kokuları yayan yığınla kitapların arasından geçerek oraya vardı. Hadi Bey oldukça yaşlı nur yüzlü bir ustaydı. Elleri Kilis Arasa Çarşısının meşhur yemenici ustalarının elleri gibi yılların ustalığının izlerini taşıyordu. Bir elinde biz, ip, değişik bir iğne ve bezler ile çok eski dağınık bir kitabı ciltlemek için çalışıyordu. Selam verdi ellerini öperek koyun cebinden çıkardığı mektubu ve kendisine emanet edilen kitabı uzattı. Kütüphane müdürü Hasan Bey’in selamını da ayrıca söyledi.

 

Hadi Bey sıkı sıkıya paketlenmiş kitabı açtı. Hemen her sayfası darmadağın, yırtık bazı yerleri yok, lime lime olmuş, adı bile okunmayan  bir kitap çıktı. Hadi Bey teessürle derin bir iç çekti. Kitabı öperek başına koydu.

– Olacak şey değil!

– “Kitap da bir can taşır. Bir kitaba bu kadar da işkence, kötü muamele edilmez ki canım.” diye teessürle söylendi.

 

Mustafa, dili döndüğünce Hasan Bey’in kitaplara karşı titizliğinden ve ciddiyetinden bahsetti. Bu durumun kitabı layık olmayan okuyucuların yüzünden,  daha doğrusu şehre yeni gelen bir memurun kitabı önce ricayla alıp evine götürüp ancak iki yıl sonra Hasan Bey’in devamlı takibi, ısrarıyla ve zorlamasıyla bu halde getirip iade ettiğini anlattı.

 

Hadi Bey aldığı mektubu bu sırada okuyup bitirdi. Gözlüğünün üstünden ona ilk defa dikkatle baktı. Gülümseyerek adın ne evladım senin diye sordu.

-Mustafa, efendim dedi hafif bir sesle.

– Haydi kalk Mustafa yemeğe gidelim dedi.

Mustafa kibarca reddetmek istediyse de ısrarla seslendi.

-Sen bizim bugün Tanrı misafirimizsin. Senin sayende bizde bir yemek yeriz inşallah diyerek itirazına bile meydan vermeden kolundan tuttu.

 

Nuruosmaniye Caddesinden aşağı yürüyerek Bab-ı Ali Caddesine döndüler. Hemen herkes ona selam veriyordu. Solda Milli Türk Talebe Birliği, İstanbul Erkek Lisesi ve İran Konsolosluğu’nu, Bedir Yayınevi’ni, sağda Vilayet Han ve Mücadele Birliği tabelalarını okudu. Vilayet binasını geçtiler. Pek çok kitabevini bu arada solda Meşhur Maarif Yayınevi’ni, İnkılap ve Aka Kitabevi’ni, sağda Meserret Pastanesi’ni, Sirkeci Garını da geçerek, solda Sirkeci’de Konyalı Lokantası’ndan içeri girdiler.

 

Burası Mustafa’nın şu ana kadar hiç görmediği kadar lüks bir lokantaydı. Sıkılarak Hadi Bey’e Efendim isterseniz başka bir yere gidelim dedi. Hadi Bey,

-“Tanrı misafiri dedik ya Mustafa. Tanrı sizin eve misafir gelse annen, baban evinizde ne imkanı varsa sarf eder mi? Yoksa baştan mı savar?” dedi.

 

İlk defa duyduğu bu sözlerle sarsıldı. Bu yaşlı adam farklı biriydi. İçinde ona karşı bir muhabbet ve saygı hissetti. Yemekte onu, memleketini, kütüphaneyi, kitaplara alakasını, derslerini sorarak derin bir dikkatle dinledi. Kaldığı yerin rahat olup olmadığını sordu. Daha sonra:

-Kısmetse hangi mesleği seçeceksin Mustafa, dedi.

Mustafa utanarak

-Tıp efendim dedi.

Hadi Bey: çok güzel evladım diyerek devam etti.

 

-Bak Mustafa şimdi biz ne yapıyoruz biliyor musun?  Nesiller boyu canlı kalacak, okunup irfan dağıtacak basılmış tertemiz bir kitap iken, kadirşinaslık bilmeyen kötü bir okuyucunun vurdumduymaz davranışları ve hor kullanmasıyla yırtılan, ezilen, büzülen ve dağılan zavallı kitabı ele alıyoruz. Her bir sayfasını özene bezene yeniden düzenleyerek onu topluyoruz. Diplerinden dikkatle incitmeden dikiyor daha sonra üzerine bir bez geçirerek yapıştırıyoruz. Bu haliyle kenarlarını düzenleyip kesiyoruz. Daha sonra bir karton kapak hazırlayıp onun da üzerine deri bir cilt geçiriyor hepsini bir mengenede belli bir zaman sıkıştırıp iyice sağlamlaştırarak alıyor üzerine eserin ismini yaldızlı olarak basarak nihayet hakiki okuyucusuna sağlam teslim ediyoruz.

-Gördüğün gibi emaneti iyi korumayarak hıyanet edenin yaptığını, selim bir niyet ve gayretle yeniden toparlayıp okuyucunun hizmetine arz ediyoruz.

-Yani bir anlamda kitap hastanesi hizmeti yapıyorsunuz Efendim. Şimdi anladım neden size Kitap hastanesi dendiğini diye aniden sesleniverdi Mustafa.

Güldü.

-Hastane değil Mustafa!  Şifahane. Şifahane…

-Düşün bir kere o kitap belki yüzlerce, binlerce insana tefekkür ve idrak kapıları açacak, insanlar bir gün ölecek, ama kitaplar, kütüphaneler yaşamaya devam edecek. Dağılmışı toplayacak, toplanmışı düzenleyecek, düzenlenmişi ciltleyecek birilerine her zaman ihtiyaç var. İnsanlar da aynı böyle.

-“Nasıl yani Efendim?” diye sordu Mustafa.

-Şimdi düşünelim Cenab-ı Allah tertemiz bir şekilde insanı bu âleme saf olarak yolluyor. Ama insan bu saf halini kaybederek gittikçe bozuluyor. Yani bilerek ya da bilmeyerek emanete ihanet ediyor. Böyle bir halde yeniden eski tertemiz hale gelebilmesi için, bedeni yönüyle hekimlere, manevi yönü ile ise karşılıksız sadece Allah için yol gösterici kâmil insanlara, yani bir ustaya gerek duyuyor.  Şimdi sana soruyorum bu iş şifahane değil mi?

Mustafa şimdiye kadar hiç işitmediği bu sözlerin tesiriyle derin düşüncelere daldı. Hadi Bey, devam etti.

-Hekimler hastaları tedavi ederler. Doğrusu hekim, kamil bir insan da olursa Aliy-yül Âla olur. Hem tıbbi hem manevi şifahanenin mazharı olur. Evladım inşallah senin için her gün dua edeceğiz.

-Kamil insan ne demek Efendim ne yapar?

-Şimdi daha çok küçüksün ama söylediğim cümleyi hiç unutma. Kamil insan aşıcıdır. İki ayaklıyı güle aşılar. Aşıcı nedir bilir misin?

-Bilirim Efendim. Kilis’te bağları aşılarlar.

-İşte Kamil insanlar da iki ayaklıyı güle aşılar. Aynı mücellithanede bizim kitaplara yaptığımız gibi. Nefsani istek ve dünyevileşmenin fırtınalarında savrulmuş adamı samimi bir tevbe ile niyet, gayret ve himmetle âdeme çevirir. İnsanların kendinde kendinden gizlenen Hakk ve hakikatı buldurur. Böylece insan kendi nefsini rafine ederek Ruh’un sesini dinler hale gelir…

 

Mustafa derin bir iç çekti. Gözünün önünde binlerce gülle çevrili gül bahçeleri canlandı. Dünyanın hep güllerle kaplandığını düşündü. Kâinatın her yanının güllerin mis gibi tüten kokusuyla kaplandığını hisseder gibi oldu. Rahatladı…

Yemekten sonra tekrar aynı yoldan geçerek mücellithaneye geldiler. Kapıdan içeri girerken Mustafa hâlâ her yanın sanki Kilis’teki meşhur Parkçı Mustafa’nın güllerinin kokusu gibi koktuğunu duyuyordu.

Mustafa, o günden sonra iki hafta boyunca İstanbul’u dolaştı. Hadi Bey alacağı tüm kitapları nerdeyse yok pahasına tenzilat yaptırarak aldı. Her iki günde bir Mücellithaneye uğruyor. Hem yaptıklarını anlatıyor hem de getirdiği kitabın bakımının nasıl ve ne şekilde yapılarak halden hale dönüştüğünü büyük bir merakla takip ediyordu. Sanki yaşça birkaç gün içinde daha büyümüş ve olgunlaşmıştı.

 

Gideceği son gün vedalaşmak üzere Hadi Bey’e uğradı.

-“Efendim Ebussuud Caddesinde bizim bir akrabamızın lokantası var, Özkilis Kebapçısı, gelirken oradan bir paket yaptırdım lütfen kabul edin.” diye paketi bıraktı. Minnet ve saygıyla elini öptü.

-Bu akşam saat 6’da Laleli’den otobüsle gidiyorum inşallah Efendim dedi. Bana çok hakkınız geçti. Gönlüm sizinle konuşmakla ferahladı. Sayenizde ilk defa evimizden ayrılmış iken hiçbir sıkıntı çekmedim Efendim dedi.

-Bak evladım. Bu senin getirdiğin kitap. Bu kitabı ve bu mektubu Hasan Efendi dostumuza götür. Herhangi bir borcu yoktur. Ayrıca senden bir isteğim var. Bu kitabı şimdi okuma. Ama günün birinde mutlaka oku. Hem de her beş yılda bir tekrar tekrar oku. Doktor olduğunda insanlara Allah için hizmet et. Dünya fani, Allah bakidir. Ölürsem de bir Fatiha ile zaman zaman hatırla…

Mustafa o an ilk defa mükemmel bir halde ciltlenmiş pırıl pırıl deri bir kapak geçirilmiş kitabın ismini gördü. Dikkatle okudu.

Füsus-ül Hikem

Muhyiddin İbn-iArabi

Hadi Bey devam etti.

-Evladım bu da senin. Bu kitabı ise şimdi hemen oku. Her beş senede bir mutlaka tekrar okumanı istiyorum. Filibeli Ahmet Hilmi’nin Amâk-ı Hayâl adlı kitabı.

Mücellithanenin kapısına kadar onu büyük bir adam gibi geçirdi. Vedalaştılar. O’nu hayır dualarla uğurladı.

 

***

 

Dr. Mustafa Bey, bugün hastanedeki odasında mesai sonrası, Füsus-ül Hikem Şerhi  adlı eserinin hazırlık çalışmalarını yaparken çalan telefonunun sesiyle daldığı halden ansızın kendine gelerek sanki derin bir uykudan fırlarcasına uyandı. Kilis’teki Kütüphaneyi, Hasan Bey’i, Mücellithaneyi, Hadi Bey’i, onunla yaptığı sohbetleri ve onunla vedalaşmalarını hatırladı. Bir kutsal emanet gibi sakladığı vasiyet niteliğindeki sözleri, her beş yılda bir tekrar okuduğu kitapları bu günkü gibi gözlerinin önünde belirdi. Allah’ım onlar ne iyi insanlardı. On dört yaşındayken böyle ibadet gibi işlerini yapan böyle naif insanlarla karşılaşmış olmak, onları tanımak, onları dinlemek ne büyük bir saadetti. Binlerce kez şükretse bile yine azdı.

Sanki vazife yüklercesine söylediği sözler gözünün önünde bir afiş gibi yine belirdi. Gözlerinden iki damla yaş süzülürken bir kez daha bu yazıyı okudu.

İki ayaklıyı güle aşılarız. O’nu da herkesin kendinde olan kendindeki Sultan’a arz eder şükrederiz…

Diğer Yazıları

Tags :

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir