GÖNÜL DEFTERİNİ AÇTIM OKUDUM

ASLINDA BEN KİTAP DEĞİL HEP DEFTER YAZDIM

 

Leyla İpekçi Fatma Gülşen Koçak’ın sunduğu Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla yayımlanan Mürekkebi Kurumadan adlı programa konuk oldu. Leyla’nın Defteri isimli kitabı üzerinden yazarlık deneyimini, yazının, yazmanın kendisindeki anlamını anlatan İpekçi “onca yazdığım kitaptan sonra diyebilirim ki aslında ben hep defter yazdım.” dedi.

Editörden
19 Ekim 2021

Kitap yazmaya da aslında defter yazarak başlanır. Kitap yazacağım diye dışsal motivasyonlarla başlanan yazı serüveni insanı kendisine götürmez “içimdeki ses birikir önce defterlere yazılır ve sonra bir kitap olur” diyerek insanı yazmaya götüren şeyin aslında içerden gelen insanın kendine dönük arayışı olduğunu “yazmanın da bir ibadet olduğunu” ibadetle aynı yerden beslendiğini söyledi. “Ben yazmazken de hep yazdım. Kalem defter olmadığında da. Çünkü defter hayatın kendisidir. Defter tutmak içerde ve dışarda bir tür seyyahlıktır.” sözleriyle niçin yazdığına açıklık getiren İpekçi, Leyla’nın Defteri’nde de konu edindiği İngeborg Bahman’ı 20’li, 30’lu ve 40’lı yaşlarında tekrar tekrar okuduğunu ve hakkında yazılar yazdığını lakin her dönemde, her okuyuşunda her yazışında yeni bir bakışla başka bir sayfa açar gibi yazdığını; “Okuduklarımı kendime dönüştürüp, kendi tecrübelerimle süzüp yazarım”, “aslında onu yazarken de amacım kendimi dönüştürmektir, kendime dair bir derinleşmeyi yaşayabilmektir” “kendi içimdeki gerçeği yakaladığım anda aslında insana bütün insanlığa da yakınlaşmış olurum” dedi.

 

Okuduklarını nasıl kendine dönüştürdüğünün bir örneği olarak Tanpınar romanlarından örnek veren İpekçi “Huzur daha çok bilinir ama beni mahveden Saatleri Ayarlama Enstitüsüdür”, “Biz Kimiz” sorusu etrafında doğu-batı, modernlik- gelenek tarzındaki arayışları Tanpınar’da baba-oğul ilişkisi üzerinden okuduğumuzu “Saat dairevidir, devrevidir, baba ve oğul da sürekli devreder. Kimin baba kimin oğul olduğu bilinmez.” İfadeleriyle Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne dair kendi özgün okumasını dile getirdi. Yine Leyla’nın Defterinden nasıl yazılmaması, ne olmaması gerektiğine dair bir örnek olarak taşrayı korkunç bir üstten bakışla yazan Yakup Kadri’nin Yaban romanını verdi.

YAZI DA ABDESTLE OLUR; YAZININ ABDESTİ NİYETTİR

Abdestsiz namaz olmayacağı gibi yazmak da abdestle olur. Yazının abdesti niyettir. Niçin yazdığınız belirleyicidir. İbni Arabi’nin çarpıcı ifadesi ile “varlık bir harf sen onun anlamısın” “biz kelimelerle insanı anlatırız, kelimelerle kendimizi çözeriz, ibadetimizi kelimelerle yaparız, harfler olmasaydı bizim Ol! emrinin anlamını tefekkür etmemiz mümkün olmazdı. Dua bile edemezdik “dedi. Kelimeleri kendimize değil kelimelerin sahibine atfetmenin önemini vurgulayan İpekçi “yazarken öğrenirim, yazarken eğer yazdığım şeyi bildiğimi farkedersem, öğrenmiyorsam dururum” diyerek yazmanın aslında insanın kendinden bilgi ürettiği kendi kuyusundan su çıkardığı; “Kalem kağıt olmasa da ben hep yazarım, içimden yazarım” yazının içimizde süreklilik kazanan bir eylem olduğunu ifade etti.
Yazmanın bir bedeli olduğunu “Hak için bir şey yapmaya talipseniz, derdiniz kendinizle ise başkaları ne derse desin elinizi taşın altına koyarsınız”, “kişi eğer hissettiği gibi yazmıyorsa en büyük yalancıdır” şeklinde ifade eden İpekçi “ hakikat dili örtülüdür, edebiyatta mecazlar ve metaforlarla örülüdür. Ad, san, şöhret arayışı ile kat kat örtülen bir yazmak bizi kendimizden uzaklaştırır. Vicdanı örter” dedi.

 

EN GÜZEL SANAT İNSAN OLMAKTIR

İpekçi Anadolu’da hakikatin dilinin Yunus ve Niyazi Mısrilerin her zaman, bu gün de varolduğunu, onları anlamak için can kulağı, gönül ve dert sahibi, talip olmak gerektiğini ifade etti. O örtüyü çok az kişi kaldırır. Kaldıran birkaç kişi sanatıyla, kültürü ile eserleri ile onu topluma mal eder; eser vermese bile öyle bir insan olur ki topluma örnek olur. Zira “en güzel sanat insan olmaktır, bazan bir insanı kamil ile bir toplum dirilir” dedi.

 

HAKİKATİN DİLİNİ YAZARAK İŞİTTİM

İpekçi hakikatin dil ile ilişkisini “hakikat anadilde yaşanır, O anadilin içinde bir ‘ana’ dil daha vardır. Kuş dili, ledün dilidir bu. Edebiyatın sesi bize bu dili işittirmek içindir. Ben o dili işitmeye yazarak başladım. Neden başkaları da başlamasın.” şeklinde dile getirdi.

 

ÖLÜ BİLGİDEN CANLI BİR MEDENİYET DOĞMUYOR

İrfani geleneğimizin büyük bir hazine olduğunu, kişinin hakkı, kendisini bilmesi için eşsiz bir kaynak sunduğunu buradan ilhamla bir büyük eğitim sisteminin, modelinin de üretilebileceğini ifade eden İpekçi aslında bu irfan dilinin bütün dillerden konuşabileceği için de evrensel bir şekilde bütün dünyaya taşınabileceğini vurguladı. Bugün bilginin gönülden gönüle geçmediği için ölü bir bilgi olduğunu bu ölü bilgiden de doğan kültürün de kadavra bir medeniyeti, kültürü doğurduğunu, bu büyük mirastan daha çok istifade edilmesi gerektiğinin önemini vurgulayan İpekçi “insanı yaratmak, insanı inşa etmek gibi bir derdimiz olmalıydı” mevcut eklektik eğitim anlayışıın kalıcı olanı getirmediğini “Yarış atları, obezite, kişisel yararcı bir insan tipi” yetiştirdiğini ifade etti.
İrfani geleneği, mirasımızı yeterince değerlendiremeyen İslam dünyasının da zahiri esas alan daraltıcı bir anlayışla terör ve şiddetle özdeşleştirilen bir din anlayışı ile öte yandan pratiği olmayan, yaşantıda karşılığı bulunmayan kitabi, felsefi bir sufilik arasında sıkıştığını dile getirdi.

 

CİNSE DEĞİL İÇE BAKTIM

Geçmişte birçok sorunla karşılaşan bedeller ödeyen kadın yazarların günümüz kültür hayatında daha etkin olduğunu ifade eden İpekçi “hiçbir zaman cinsiyet ideolojisine katkı sağlayan bir yazar olmadım. Hep içime baktım, yazılana baktım. Dedi.

Diğer Yazıları

Muhafazakâr Ruh Hali

Ardına bakarak yürüyor. Gözü hep arkada. Kolayca kopamıyor. Eski sevgilinin elleri avucundan sıyrılırken, kokusu, sıcaklığı, teri, tuzu kalıyor. Şarkılar, şiirler, ağaçlar, yollar, parklar hep aynı şeyi hatırlatıyor. Bırakıp gidecek, unutacak [...]

Ergin Aydın’ın Kitapları

"Bir Edebiyat Öğretmeni’nin Gözünden Memleket."   "Sıradan Adamlık"'tan kaçarak başladığı hayatta herkes gibi, herkes kadar, “sıradan” olmanın erdemini kavramış, insan olmanın, öğretmenliğin, babalığın, dostluğun, evlatlığın, kardeşliğin, mücadelenin hasılı dolu dolu [...]

İÇLİ BOZKIR HİKAYELERİ

  Bozkırın sesini en oynak, en kıvrak, en eğlenceli, düğünlü, kaşıklı, havalarından, insanın böğrüne hecin devesi gibi çöken hüznüne, çaresiz garipliğine, yoksulluğuna, hançereyi yırtan adamda ciğer bırakmayan en yanık bozlaklarına [...]

AŞK

Aşk bir hayat sigortası değildir ya da araç kaskosu. Konforlu lüks bir yaşam, kazasız bir yolculuk, dikensiz bir bahçe değildir. İşimiz rast gitsin, gezelim tozalım, birlikte yiyip içelim, sofralar düzelim, [...]

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir