DELİ BAL

Öfkeli Kusar’ın öfkesi tüm dağa yayılıyor. Kusar’ın balından yutan herkesi bir öfke sarıyor ki sormayın. Bakalım Beyaz Papatya’nın sakinliği dertlerine derman olacak mı?

Sevda Urfa
ABAD Blog ve
tüm çocuklar için yazdı.
10 Eylül 2021

Hem çocuklara hem de büyüklere, öfke baldan tatlıdır demeyip öfkesini yenenlere. Sevda Urfa’nın kaleminden. Keskin sirke kadar deli bal da küpüne zarar. İyi okumalar ve sakin günler.

 

Bir varmış bir yokmuş.

Allah’ın kulu çokmuş.

 

İnsanıyla kurduyla kuşuyla, çiçeğiyle böceğiyle, dağıyla taşıyla bu kullar çeşit çeşitmiş.

Kafdağı kadar yüce onun kadar yüksek olmasa da bizim hikâyemizin de bir dağı varmış. O dağın zirvesi saklı bir cennet gibiymiş. Yüzlerce çeşit çiçek binlerce renkte açar, güzellikleriyle görenlerin aklını başından alırmış. En çok da arılar onların kokusundan ve tadından nasiplerini toplar sonra da bunları bala çevirirlermiş.

 

İşte bu dağın mor, sarı ve beyaz renkte açan bir çiçeği varmış. Adına “Kusar Çiçeği” derlermiş. Neden mi böyle bir ismi varmış dersiniz? Yaklaşın da anlatayım:

Kusar çiçeği bazen yağmura bazen rüzgâra, bazen uğur böceğine bazen tırtıla kızarmış. Mesela bir gün yaprağına konan uğur böceğine “Güneşimi kesiyorsun!” diye fırça atmış. Minik uğur böceği neye uğradığını şaşırmış. “Aman Kusarcığım! Şu küçücük vücudumla koskoca güneşi nasıl engelleyebilirim?” demiş. Ama Kusar Çiçeği bu, lafını hiç esirger mi? “Kesiyorsun işte! Yalan mı söylüyorum?” diye huysuzluk etmeye devam edince uğur böceğinin kalbi çok kırılmış. Bir daha Kusar’ın yanına gelmemek üzere uçmuş gitmiş.

 

Başka bir gün yağmur bulutları tam da Kusar Çiçeği’nin olduğu yerde toplanmaya karar vermişler. O gün o kadar kalabalıklarmış ki saatlerce konuşup durmuşlar. Konuştukça coşmuşlar, coştukça yağmışlar. Kusar Çiçeği bu defa da bulutlara kızmış. Ama bulutlar o kadar çok eğleniyor ve gürültü yapıyorlarmış ki Kusar’ın sesini duymamışlar bile.

 

Sonraki gün rüzgârlar kendi aralarında yarış yapmaya karar vermişler. Poyraz Karayel’i kovalamış, Lodos Yıldız’ın ardına düşmüş. Onlar böyle eserken Kusar’ın canı hepten sıkılmış.

Kusar, uğur böceğinden rüzgâra kadar herkese öfkelenip dururken bal arısı onu ziyarete gelmiş. Kusar öfkesini bastırmış, bal arısına yapraklarını açmış. Çünkü bal arılarının taşıdığı besinler çiçekler için çok önemliymiş, onlar olmadan yaşayamazlarmış. Bu yüzden Kusar bütün dünyaya kızıp küsse de bal arısına kızamaz, küsemezmiş.

 

Kusar, bal arısına özlerinden ikram etmiş. Ama kimse bilmiyormuş ki Kusar’ın öfkesinin özlerine de karıştığını. Bal arısı bu öfke karışımlı özleri almış, kovanına geri dönmüş. Topladığı bütün özleri balına karıştırmış, gece olunca peteğini üstüne çekmiş;  uykuya dalmış.

Bal arısı ertesi sabah içinde müthiş bir sıkıntıyla uyanmış. Peteğini kaldırıp kanatlarını şöyle bir açınca sağ kanadının üzerindeki beneği gözüne takılmış. Beneği gözüne çok çirkin görünmüş. “Bu da nereden çıktı şimdi, ne çirkin şey” diye söylenmiş. Peteğini toplamadan kendini dışarı atmış. Tam kovandan çıkarken kardeşlerine gözü takılmış. Birbirleriyle tartışanlar, homurdananlar, kızanlar… Hatta iki küçük arı birbirlerinin antenlerini çekiştirmeye kalkınca kraliçe arı gelip onları bir güzel azarlamış. Balarısı “Kraliçe arı küçük arılara hiç böyle kızmazdı ama hak ettiler belli ki.” demiş içinden. Anlaşılan kraliçe arı da bugün gününde değilmiş.

 

Balarısı güneşli sabahın serinliğinde biraz kendine gelir gibi olsa da gördüğü her şeyde öfkelenecek bir şey buluyormuş. Bir ara derenin üstünde dans eder gibi uçan sinekkuşuna takmış kafayı.  Hiç böyle uçulur muymuş? Hem sinek kuşu da ne demekmiş! Ya sinek olursun ya da kuş böyle iş mi olur, derken çam ağacının iğnesine çarpıp dengesini kaybetmiş. Neyse ki o sırada mis kokulu dağ gülü yapraklarını iyice açıp balarısını kucağına almış. Balarısı eski dostunu kokusundan tanımış.

Gül, balarısına şöyle bir bakmış:

  • Hayrola balarısı, bu ne hal böyle? Sen hiç uçmazdın böyle.

Balarısı gülün mis kokusuyla biraz sakinleşmiş:

  • Ah eski dostum! Bugün içimde bir öfke var ki sorma! Her şey gözüme batıyor. Ama bu hal yalnızca bende değil sanki arıları sarıyor.

Gül bir şeylerin ters gittiğini anlamış. Sorularını tren vagonları gibi sıralamış:

  • Ne oldu da böyle oldunuz? Ne yediniz, içtiniz de öfkeyle doldunuz?

Balarısı önceki gün ziyaret ettiği bütün çiçekleri saymaya başlamış:

  • Dün nazlı gelincikle mor laleye uğradım. Akşama doğru sarı Kusar’dan polen aldım.

Gülün rengi solacak gibi olmuş. Arıların derdinin kaynağını işte şimdi bulmuş:

  • Kusar da bugünlerde çok öfkeliydi. Öyle ki, öfkesinden delirecek gibiydi. Sana verdiği polenlere öfkesi bulaşmıştır. Onun bu halleri balına karışmıştır.

Balarısının başı fırıldak gibi dönmüş. Şimdi de Kusar’a kızmak istemiş.

Gözleri yaşla dolmuş:

  • Şimdi ne olacak peki? Kardeşlerim de benim gibi öfkeli mi öfkeli!

Gül tecrübeli ve çok akıllıymış. Biraz daha mis koku salmış balarısının üzerine, onu yeniden sakinleştirmiş.

  • Beyaz papatya poleni, demiş. Beyaz papatyalar hem çok sabırlı hem de çok dayanıklıdır. Onların poleni bu derdin devasıdır.

Balarısı biraz rahatlamış. Ama kovan halkının vızıltısı her yerden duyuluyormuş. Arıların çıkardığı kargaşa dağdaki herkesi huzursuz ediyormuş.

İşler bu haldeyken bizim balarısı gülün mis kokusunun da yardımıyla en yakın beyaz papatyaya kadar uçmuş. Ona derdini anlatmış, yardımını istemiş. Beyaz papatya sabırla dinlemiş balarısını. Sonra da polenlerinden ikram etmiş. Balarısı, beyaz papatya poleniyle iyileşmiş; güneş sanki yeniden doğmuş gibi mutlulukla dolmuş. Şimdi sıra bu polenleri kovana kadar taşıyıp bala karıştırmaktaymış. Balarısı beyaz papatyadan kovana ne kadar polen taşıdığını sayamamış bile. Gelmiş gitmiş, gelmiş gitmiş, gelmiş gitmiş… Kanatları yerinden kalkmayacak kadar yoruluncaya dek polen taşımış. Öfkeli Kusar’ın poleni sabırlı beyaz papatyanın poleni içinde erimiş. Deli bal akıllanmış.

Balarısı dağın birçok köşesine dağılmış olan kardeşlerini kovana toplamış. Ama onları eve getirene kadar neler neler yaşamış. Bazıları onu tanımamış, bazıları peşinden kovalamış. Ne yapmış etmiş hepsine şifalı baldan yedirip peteklerine yatırmış. Güneş, dağı ışıtana kadar başlarında beklemiş.

Günün ilk ışıklarıyla birlikte balarısının gözleri uykuya yenik düşmüş. Aradan ne kadar vakit geçmiş bilinmez, kovanın içi yine en güzel müziklerin bile kıskandığı vızıltıyla yankılanıyormuş. Herkes birbirine ne olduğunu sorup durmuş. Kraliçe arı bir köşede mışıl mışıl uyuyan yorgun balarısını göstermiş:

  • Anlaşılan hepimiz “Deli Bal” yüzünden öfke hastalığına yakalandık ama çalışkan bir balarısı bizi kurtardı, demiş.

Balarısı gözlerini açtığında her şeyin yolunda olduğunu görmüş. Kraliçe arı ve kardeşlerine sarılmış. Sonra da “Sakın öfkeli Kusar’ın polenlerine yaklaşmayın!” demiş. Tekerlemeci arı başlamış tekerlemeye:

 

Öfkeli Kusar’ın poleni

Delirtiyor herkesi

Sevelim sevilelim

Böylece hep gülelim

Diğer Yazıları

Tags :

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir